• 11 Eylül 2018, Salı 17:08
NecdetMeşe

Necdet Meşe

İçimden Gelmiyor

Epeyce zamandır köşemdeki yazımı yenilemedim. Hasbelkader elim kalem tutuyor olsa da profesyonel tanımı ile bir yazar değilim ben. Yazarlığın gününüzde meslek olarak tanımlanması da bana hep ters gelmiştir. Lakin böyle olduğunu varsaysak bile, profesyonellikten doğan bir mesleki mecburiyette yok yazmam için.
Yazma serüvenim oldukça eskiye dayansa da tamamıyla kendi tercihim doğrultusunda -çoğu zama boşluğa- yazmayı kendime meşgale edinmiş biriyim. Yazmak bana ne profesyonel, ne de yazarlık beklentisine matuf bir meşgale oldu. Bir tür zihin egzersizi, vazgeçilmez bir zihin arşivi düzenleme eylemi benimkisi. 
Bu Ülke sitesinin 1.dönemindeki yazar kadrosunda vardım, bu ikinci döneminde de yazmayı kendim istedim (iyi mi ettim emin değilim).
Gelin görün ki, zaman zaman içine sürüklenmekten kurtulamadığım bir boşluğun yine içerisine düştüm bugünlerde. Herşey o kadar güllük gülistanlık, o kadar yolunda görünüyor ki ülkemizde, sözün bittiği yerdeyiz sanki!.. Gerek özel sohbetlerde, gerek umumi sohbetlerde münhasıran belli bir konuyu konuşmanın imkanı kalmadı artık. Konu hiç alakası yokken bir yerinden ya siyasete, geliyor yahut dine; üstelik sonu gelmez tartışmaları ve makul olmayan tarafgirlikleri de taşıyarak! Şu talihsizliğe bakın ki, dini bir konuyu konuşurken de iş gelip güncel siyasete kilitleniyor!
Adeta bir kısır döngünün içindeyiz, boşlukta dönüp duruyor ve yine aynı yere geliyoruz. Lakin zeminin, gittikçe bizi yutmaya hazır bir bataklığa dönüştüğünün farkında bile değiliz!
Hakikati ifade etmenin tarihimizde görülmediği kadar elzem, ancak hakikatin bir anlamı olmadığı için de söylenmesinin gereksiz olduğu bir zaman diliminden geçiyoruz!
Ülkede din, mezhep ve ideoloji farkı gözetmeksizin eğilimlerin, yönelimlerin, tarafların, cemaat ve hiziplerin korkunç bir yozlaşmanın, hatta ahlaki erozyonun dibini bulduğu bu dönemde hakikat kimsenin umurunda değil!

Bilinç ve refleksler doğrudan “savunmaya” odaklanmış durumda. Hangi taraftan olursa olsun bilgili ve akil insanların sustu/ruldu/ğu, ortamın çapsız ve maslahat gözeterek yalan üretme kabiliyetine sahip “adamlara” kaldığı bir süreç bu! Eli kalem tutan, ağzı laf yapan, akademik kariyer sahibi insanların güçlülerin sofrasından nemalandığı ve onların borusunu öttürdüğü çirkin bir süreç...
Siyasi, ideolojik, dini ve mezhebi tarafgirlik bir yana, insana en çok dokunan ise; hükümette yahut muhalefette görev almadığı ve nemalanmadığı halde, futbol fanatiği gibi en ufak eleştiriye bile pervasız ve aşırı tepki verenlerin varlığı.
Cumhuriyetin neredeyse putlaştırdığı demokrasiye, kesintilerle de olsa ulaşamadan sistemi “tek adam” jakobenizmine kendi ellerimizle teslim etmenin verdiği tuhaf iç huzuruyla önümüze konulan her fikre -doğru yanlış ayırmadan- saygısızca karşı çıkıyor, edepsizce saldırıyoruz. Meğer milletçe ne kadar özlemişiz “Milli Şeflik Dönemi”nin jakoben icraatlarını! Güya çok partili hayata geçişin 72.yılını idrak ederken vardığımız nokta ne kadar ürkütücü!
“Söz yerinde ağırdır” diye bir atasözümüz vardır. Söz yerini bulmuyorsa, muhatabınca kabul görmese de en azından bir saygı uyandırmıyorsa, hatta kırıcılığa, kavgaya ve düşmanlığa sebebiyet veriyorsa ifade etmenin bir hükmü yoktur! Sözü “israf etmek” istemiyorsa insan; bir kişi bile olsa dinleyenin ve dahi saygı duyanın yanında söylemeli. Yani sözün,sözün “ağır tarttığı yerde!..” Sözü layık olmayanların, tersinden anlayanların, maksadını aşkın yorumlayanların önünde heba etmenin bir gerekçesi ve anlamı yoktur!
Yazık ki ömrümüz ağzımızdan/kalemimizden çıkan sözleri daha gerçek maksadımız anlaşılmadan açıklamaya çabalamakla, tevil etmekle geçiyor! Aslında onu değil, şunu kastettiğimizi izah etmekten yorgun düşüyoruz! 
İşin kötüsü, insanımız ve ülkemiz hayrına ettiğimizi sandığımız sözlerin, bu netameli ortamda başımızı belaya sokmayacağının da bir garantisi yok! En ufak bir yanlış anlama, bir kasıt, bir şikayet; ağzımızdan/kalemimizden çıkan ifadeleri en uzak bir kanun maddesinin yahut yeni çıkan muhataralı bir KHK’nın kapsamına sokabilir! Bunun olmayacağından biz arkasız garibanlar dahil yüksekte yer tuttuğunu düşünen hiç kimse emin olamaz.
Hal böyle iken dostlar, bu süreçte hakikati dile getireceğim diye; 
Kendimizi paralamanın, afili sözler etmeye kalkışmanın bir anlamı yoktur.
Belki bir derde derman olur, belki sağduyulu bir yetkilinin kulağına/gönlüne dokunur diye yazıp çizmenin bir anlamı yoktur.
Bunlar bizim eski dostlarımızdı, aynı meşrepten, aynı mektepteniz diye yakın zamana kadar omuz omuza olduklarımıza akıl vermeye yeltenmenin, uyarmaya çalışmanın bir anlamı yoktur.
Hele, şöyle üç kişiyiz, şu dostlarımızı da ikna edersek en azından yerel olarak şu yanlışı bir ihtimal düzeltebiliriz diye didinmenin hiçbir anlamı yoktur!
İşte bu yüzden dostlar yarım yüzyılı arkada bırakmanın verdiği özgüvenle ifade etmek isterim ki;
Hakikati sosyal ortamlarda araştırmak ve paylaşmak artık içimden gelmiyor!
Gördüğüm yanlışları, kötü icraatları umumi mekanlarda yahut dost meclislerinde eleştirmek içimden gelmiyor!
Eleştiriyle yetinmeyerek çözüm arayışına girmek, alternatifler üretmek içimden gelmiyor!
Bu tür düşüncelerimi dost bildiğim yakın çevreyle paylaşmak, üzerinde fikir teatisinde bulunmak içimden gelmiyor!
Ülkemiz hızla bir kaosa/felakete doğru giderken 3 kişiyi (şahsi menfaatlerine uygun) dahi olsa uyarmak, uçurumdan çevirmek içimden gelmiyor!
Kibir dağlarına tırmanmış siyasileri, “beli efendim” demekten başka bir işlevi olmayan atanmış ve seçilmiş bürokratları uyarmak içimden gelmiyor!
Verdiği oyun hatırına, gönül verdiği partisine; ülkesi ve şahsi menfaatine ilişkin 3 tane can alıcı soru sormaktan aciz yığınlara birşey anlatmak içimden gelmiyor!
Yazdığımız her doğru cümleye hünerle saldıran trollerlerle, sözlerimizi ağzımıza tıkmayı maharet sanan ve onlardan daha çok kalbimizi kanatan dostlara birşeyler anlatmaya çalışmak içimden gelmiyor!
Ve yıllar içinde huy edindiğim, ülkeme ilişkin daha bir yığın girift ve olmazsa olmaz konuyu enine boyuna tartışarak hiç olmazsa “tarihe not düşmek” çabası artık içimden gelmiyor!
İktidar yoluyla devşirilen güç ve kudretin verdiği kibrin, mektepli cehaletin, taşralı görgüsüzlüğün, kadim komplekslerin, konformizm ve teşhirciliğin beslediği müzmin bünyelere  ilişkin yazıp çizmek içimden gelmiyor!
Bizi yıllardır -solcu/sağcı/kemalist/muhafazakar ayırmadan- dolu dizgin siyasi, ekonomik ve toplumsal bir felakete sürükleyen bu “nakıs kimlikler” üzerine kalem oynatmak maalesef artık içimden gelmiyor!
“Sayın Meşe sen eskiden böyle değildin, ne kadar kötümser oldun” diyen kardeşlerime, içinde bulunduğum ruh halini anlatmak bile içimden gelmiyor!
Hulasa kendime de olsa, buza da olsa, boşluğa da olsa ne herhangi bir konuda yazmak, ne de eski yazdıklarımı paylaşmak artık içimden gelmiyor!..
Benim için yazmak bu dönemde önemini ve fonksiyonunu yitirmiştir...
Şairin dediği gibi;
“Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem; 
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!..”


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Ali torlak Ali torlak 11.09.2018 19:19

..............

isa sogut isa sogut 11.09.2018 21:37

selamun aley kum degerli ve kıymetli abim gerçekten güzel ifade ettin sen yinede yazmaya devam et içinden gelmeyenleride içinden gelenleride seni anlayan senin çabalarını ve gayretlerini gören ve seni mukafatlandıracak rabbin var

yukarı çık