• 15 Kasım 2018, Perşembe 12:23
MustafaTayfur

Mustafa Tayfur

Asıl devlet

Toplumsal yaşamın kaçınılmaz bir çıktısı olarak, mekana zamana göre değişiklik gösterse de erk kavramı insanlığın kadim zamanlardan beri aşina olduğu bir kavramdır.

Tarih boyunca yönetim erki her zaman var olagelmiştir. Toplumsal bir ortam içerisinde yaşayan insan için ‘düzen’ belki de en çok ihtiyaç duyulan şey olmuştur. Bu düzenin sağlanmasının en kestirme yolu yaptırım gücü olan bir erkin varlığıdır. Belki bundan dolayı devletin gerekli olup olmadığından çok onun mahiyeti üzerine tartışmaların döndüğüne şahit oluyoruz.

Modern tarih, antropoloji, sosyoloji vs. bilimlerinin açıklamaları farklı olsa da İslami perspektife göre insanın yeryüzünde toplumsal varoluş vetiresi belli bir düzen/anlayış çerçevesinde start almıştır. Adem’e isimler öğretilmiş, Ademoğulları bu ‘öğreti’ çerçevesinde toplumsal düzenin temellerini atmıştır.

‘Düzen’ kavramı, siyasal anlamıyla bir çok değişik bileşenlerin dengelediği ve sonuçta devleti doğuran kompleks bir kavramdır. Kaosun önlenmesi, iyi-kötü bir öngörülebilirlik halinin tesisi sonucunu doğuran erk/düzen/devlet tarih boyunca bir çok toplumda tanrıyla irtibatlandırılmış, kutsana gelmiştir. 

Aslında tarihi inşa eden; inançsal, sosyolojik, siyasal ve ekonomik halitalarıyla erkler/düzenler arası ilişki ve mücadelelerdir. Bu anlamda Kuran-l Kerim’in tarih yorumuna ana hatlarıyla baktığımızda karşımıza hakk ve batıl kavramları çıkar.

Yani tarih, İslami noktayı nazardan örgütlü hakk/fıtrat ile örgütlü batılın/sapmanın mücadelesidir. Hakk da batıl da zamansal ve mekansal şartlar muvacehesinde form değişimine uğrayabilir ama ikisinin de özü hep aynıdır.

Hakk olan, insanın özünde taşıdığı hayır duygularının beslendiği bir vasat kurma, dolayısıyla hayatı atası Adem’in çıkarıldığı cennet iklimine gücü oranında yaklaştırma endişesi taşır. Burada kulların Allah karşısındaki makamları dışında eşitliği ilkesine dayalı tevhid ana esastır. Aşkın esaslar vardır ve yönetici-yöneten herkesi bağlar. Dolayısıyla hakkın hakim olduğu toplumsal düzen ‘sözleşmeli’ bir düzendir, adaleti tevlit eder.

Batıl olan, güç merkezlidir. Gücün devamını sağlayan her şey başüstüdür. İnsanın özünde mündemiç şerre meyyaliyet özelliği alabildiğine pompalanır. Bu düzende aşkın değerler yerine erki ele geçirmiş ve kendine çoğu kez kutsaliyet atfeden mütegallibe taifesinin koyduğu ‘değerler’ esastır. Bu değerler de hakim erkin bileşenlerinin çıkarları doğrultusunda olduğundan ‘öngörülemez' bir zulüm sistemi ortaya çıkar. 

Burada belli ‘değere/inanışa’ dayalı en azından onunla gerekçelendirilmiş ve geleneksel form kazanmış bir toplumsal ilişki, dolayısıyla onunla irtibatlı ‘düzen’ anlayışından bahsedebiliyoruz. 

Gelgelelim modern zamanlarda devlet kavramı zıvanadan çıkarak yeni anlamlara büründü. İnsanın aşkın olanla irtibatını keserek yerine kendisini ikame ettiği batı dominant dönemde (belki de ilk defa) tarih tek kutuplu işliyor. Yerkürenin ne yanına yüzünüzü çevirirseniz çevirin, batılın postmodern bir münafıklıkla arz-ı endam eylediğine şahit oluyorsunuz. Yani örgütlü sofistike batıl...

İnsani hiç bir değere yaslanmayan sermaye çıkarları temelinde organize olan bu devlet tipi, tanrıdan başlayarak her şeyi yeniden tanım ve tasnife tabi tutuyor, kendinde bu hakkın olduğunu vehmediyor. Tüm kutsallara kendi ‘kutsalına’ uyumları ölçüsünde değer ve fırsat tanıyor.

Tüm şatafatlı, mutantan, gözalıcı sunumuna rağmen modern devlet, tarihin belki de en buyurgan, tek tipleştirici, anti-human organizasyon yapısı olduğunu biraz olsun şüpheyle yaklaşanlar görebiliyor. Sermayenin global anlamda temerküz ettiği merkezlerin genel çerçevesini çizdiği bir siyasa vasatının yerel ‘benzerleri’ mesabesinde adeta günümüz devletleri. Ana akımın karşısında konuşlandığı düşünülen yapılanmaların/paktların da benzer kavramsal çerçeveyi kullandığını görüyoruz ironik olarak... Demokrasi, insan hakları, ekonomi, bankacılık, enerji, moda... vs. herkesin ortak kavramı.

Bu topraklarda da devlet hayli zamandır dünyadaki benzerleri gibi global uyum dengesi temelinde iş görmektedir. Modern sömürü çarkının en sofistike hamlelerinden olan resmi ideoloji anlayışı, yereli çok aşan uluslararası bir senkronizasyona tekabül etmektedir. Ulus devletlerin gücünün ve işlevinin tartışıldığı dijital devrimin akabinde bile resmi ideolojilerin hala nefes alıyor oluşu manidardır.

İşin asıl manidar tarafı kendini siyasi alternatif olarak vazedenlerin devlet denen yapının bu ayartıcı derinliğinin farkında olmamaları.Devleti yüzeysel bir yönetim şemasından ibaret görenler siyasetin sığ sularında kulaç atmaktan öte bir uğraş içerisinde olmadıklarını geç de olsa fark ediyor ama bu da global tahakkümün yeni bir zaferi olarak kayıtlara geçmiş oluyor. Sağlı sollu gelen bu ‘muhalefet’ hareketleri, esasen sistemi taşıdıkları zinde kavramlarla daha da semirtiyor.

Muhalefet, cesaretten önce vizyona ihtiyaç duyan asil bir kavramdır. Değerlerinin üzerine titremeyenlerin, hafızasını her daim tazelemeyenlerin muhalifliği, muarızlarının haklılığını tescil eden bir öykünme kıssasına dönüşüverir encamında.

Bu bağlamda Müslümanların hikmet merkezli, derinlemesine, sakin, çok boyutlu düşünme/tefekkür geleneğini hayat düsturu haline getirmelidirler. Salt siyasi motivasyonla ‘somut’ faydalar peşinde koşmaktan acilen vaz geçmelidirler. Dünyanın devlet etrafında dönmediği, devletin ulvi hedeflere ırgat kılındığı zamanların ruhu, kirletilmiş modern zamanlara ancak bu şekilde tanıtılabilir.

Bunlardan daha önemlisi, Müslümanların artık sahici, hak edilmiş alanlarında, el emeklerinin ürünlerini tüketmeye alışmaları gerektiğidir. 

Dünyanın ideolojik anlamda tek kaynaklı (materyalizm/Batıl) tek kanatlı hale geldiği bir dönemde şaşkınlık içerisinde çevresini boş gözlerle tarayan insanlığa karşı sorumlu olduğumuz duygusuyla sahici mücadele alanına ivedilikle inmek zorundayız.

Bu sorumluluğumuzu fantastik tartışmalarla ifa edemeyiz maalesef. Böyle bir lüksümüz, hakkımız olamaz. Batılın sinsice damak tadımız haline gelmesine müsaade etmemek için ilm-i halimizi cesurane analiz edip işe kendi sahici kavramlarımızı üreterek, hatırlayarak başlamalıyız.

İşte asıl devlet budur!


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


İlyas engin İlyas engin 16.11.2018 00:46

BATI ,KENDİNİN HAPSİ Mİ ?/YA DA BATI, HANGİ ÇIKMAZ DA ! Haçlı seferlerinin kağıt üstünde dinî ve siyasî amaçlar güttüğü söylenip yazılsa da ,sonuçları itibariyle hep emperyal hareketler olmuştur.Göksu Irmağında çırılçıplak yüzerken boğulan bir kral ölüsü dışında Anadolu'ya bıraktığı bir şey yoktur.Götürdüklerini ise Ortodoks Bizans tarihi anlatır.Dolayısıyla yön itibariyle İskender'le kısmen örtüşse bile,eylem yönünden Cengiz Han'a ilham vermiştir diyebiliriz . Tabî kapitalleşmeye başlayan Avrupa'nın on altıncı yüzyıldan itibaren başlayan seyir gelişimine bakıldığında,Haçlı seferleri pek masum kalacaktır.Nihayetinde sömürebildiği Konstantin'iyyenin pahada ederleri ileSante'nin Miraç olayından arak komedyasıdır . Sonra ki yüzyıl Batı sömürgeciliği maddi olanla yetinmemiş,bir de el attıkları ülkelerin kalkınması adına insanlarını değiştirip dönüştürmeye ,kültür sömrüsü yapmaya ,kendi değerlerini dayatmaya çabalamıştır.Ve nihayet on sekizinci yüzyılda edebî bir eserle de bunun kuramını ortaya koymuştur.Robinson Crusoe. Cuma [Friday (!)] kimdir?Asıl adının hiç önemi yoktur.(mudur..!?)Önemli olan Batı'nın ona hangi şablonu uygun gördüğüdür.İşin garibi Daniel Defoe onu tanımlayacak bir isim bulmuş ,Friday demişken bizimkiler de çevirisini yaparken emperyal tutum sergilemiş,Friday'ın bizdeki Türkçe karşılığı Cuma'yı münasip görmüşler.Yani anlaşılacağı gibi,bizimkiler de Tanzimat ile birlikte Avrupalı kafasıyla düşünmeye başlamışlardır. Düne kadar da Türkçe Olimpiyatları tertipleriyle,sömürgeciliğin masum ayakçılığını üstlenmişlerdi. Nasıl göğsümüz kabararak Afrikalı siyahi bir çocuğa İstiklal Marşımızı söyletmenin uğurunu yaşatıyorlardı (!)yetmiş milyona.Ve bir de gözyaşlarımızla da kutsuyorduk! bu olup bitenleri. Sonuçta artık biz de Avrupalı olmuş,sömürü sisteminin bir ucundan tutmuş,kendi marşımızı önce ezberletip sonra söyletmiştik.! Aslolan neydi?Onu nasıl kamufle etmişlerdi ,şöyle bir dönüp hatırlayalım görsel şovlarını . Bir milletin kendi milli marşını öğrenip ,söylemesi dururken (doğal olan) başka bir milletin marşının ezberletilip söyletilmesinin altında yatan sömürge felsefe bu İşte. Batı'nın hapsi ya da çıkması dediğimiz gerçek bu yazının devamında gizlidir ... .ılyas engin/Balatt.."Bir Kelime ,Bir İşlem)

Halim Ayyıldız Halim Ayyıldız 18.11.2018 15:15

Nice insanlar gördüm devletleri yok, nice devletler gördüm insanları yok !

yukarı çık