• 11 Şubat 2017, Cumartesi 11:39
CengizCantürk

Cengiz Cantürk

Bizim Mahalle Resmi Geçidi

Bu yazı, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Sanayi Mahallesi meydanındaki evimizin penceresinden gördüğüm kalabalıkların hikayesidir. Bizim mahallenin kişisel tarihimdeki siyasi serencamıdır.

Gözlerim nemli değil, gözlerim namlu

1979

12 Eylül askeri darbesinin iyiden iyiye yaklaştığı o günlerde, mahalle meydanındaki binamızın alana hakim beşinci katındaki penceresinden biraz tuğla tozu, biraz asfalt, biraz beton karışımı olan bu meydana her bakışımda  kalabalık bir insan topluluğu görürdüm. Bu karanlık, bir o kadar kasvetli manzaraya, meydanın ana unsuru olan her zaman inşaat halindeki merkez camii ve onun hemen yanındaki mezarlıkla birlikte imam hatip okulu eşlik ederdi. Merkez camii avlusundaki, uzaktan uhrevi görülen bu ahenkli kalabalık, zaman zaman gelen çatışma haberleriyle hareketlenir, çok kere çocuklarının kötü haberini alan anne babaların çığlıklarıyla camlara çıkardık.

Ama o gün öğlen namazında toplanan kalabalık her zamankinden daha büyüktü. Erken çocukluk dönemimde şahit olduğum, binlerce insanın tekbir sesleri ile mezarlığa kadar omuz verdikleri bu cenaze merasimi kadar, mahalle hayatımda bana etki eden dini ya da siyasi bir hadise hatırlamıyorum.

 Bir önceki gün cami cemaatinden olan dedem namazdan gelmiş, her öğlen namazdan sonra kurulan yer sofrasında, ‘Komünistler Mustafa Hoca’yı vurmuşlar’ demişti de, ben ‘o kim’ diye sormaya fırsat bulmadan devam etmişti. Söylediğine göre, Mustafa Hoca (Sevim), tüm engellemelere ve tehditlere rağmen inşaatını başlattığı İmam Hatip okulunun yapılması için çalışıyor, bir taraftan da güneş battıktan sonra sokağa çıkılamayan bu mahallede, bir çoğuna velilik de yaptığı 17-18 yaşındaki öğrencilerle birlikte 'okulun başına iş gelmesin' diye gece sabahlara kadar nöbet tutuyormuş. O günlerde birkaç kez bombalı saldırı girişimi olmuş, ucuz atlatılmış. Karakola ulaştığı söylenen bir listede Mustafa Hoca'nın ismi öldürülecekler arasında en başta olmasına rağmen, ailesinin tedbir amaçlı köyüne gitme isteğini kabul etmemiş, mevzisini terketmemiş.

İşte o gün, Mustafa Hoca’nın arkasından yaklaşıyorlar ve “Hocam” diyorlar. Çünkü herkes ona, ‘hoca’ diye seslenirmiş. Arkasını ve döner dönmez kalleşçe sıkmışlar. Hoca o an yere yığılıp kalmış ve orada şehit olmuş. Sadece alnında bir iz varmış. Tek bir iz…Ve tek bir kurşun…

Levent’te, Sandoz ilaç fabrikasında gece bekçisi olarak çalıştığından, gündüzleri genelde uykusuzluktan kanlanmış olan gözlerine alışkın olduğumuz dedemin iri gözleri, bu defa acıma ve öfke arası bir duyguyla sulanmış, çok sonra duyacağım ‘gözlerim nemli değil, gözlerim namlu’ dizesinin ürpertici gerçeğiyle o yaşta tanışmamı sağlamıştır...

Berberleri Beklerken

1984

George Orwell 1930’larda gelecek öngörüsü ile yazdığı ünlü siyasi romanı 1984’ü tasarlarken, Türkiye’deki bu mahallenin seksenlerdeki halini tahayyül edebilse muhtemelen bir yazar olmayı değil, kaderinin peşinde oradan oraya savrulan bedbaht bir keşiş olmayı yeğlerdi.

Hatırladığım kadarıyla o yıllarda mahallenin geneli, sadece ana cadde diyebileceğimiz bölümdeki yollar dışında toz, toprak ve çamur içerisinde bir haldeydi.

‘Ressam Bob’ olsa gerek, tek kanallı televizyonun ‘resmi olmayan’ bu ünlü ressamı, her zamanki görüntüden sıkıldığımı düşünmüş olacak,  imam hatiple mezarlık arasına ‘şuraya birkaç tane de at arabası çizelim’ demiş, çocuk hayatımın manzarasını renklendirmişti. Bu hikayeyi kendim uydurmuş, her geçen gün bunun gerçekliğine olan ihtiyacım artmıştı. Ama, inşaatı bir türlü bitmeyen Camii, İmam Hatip ve mezarlık üçgeninde, sabah akşam kutsal bir vazifeyi yerine getirircesine manevi bir vakarla dolaşan, çay içen, dedikodu yapan hacı amcalar bu durumdan ziyadesiyle rahatsız olmuşlardı. Neredeyse tamamı cami derneği yönetiminde olan bu yüzbinlerce Gümüşhane emeklisi yaşlı adam, vakitli vakitsiz kimi zaman da namaz sırasında kişneyen bu atların verdiği rahatsızlıktan hoşnut olmamış, bu sebepten belediye reisine dahi çıkmışlardı. Ne var ki, tüm bunların belediye reisinin izniyle olduğunu anladıklarında çaresiz geri dönmüşler, nakliye amaçlı orada bulunan bu at arabalarınn zamanla en önemli müşterileri haline gelmişlerdi.

İşte tam da o günlerden bir günde, dışarıdan gelen uğultu üzerine pencereyi açtım. Caddede olağanın dışında bir kalabalık görünce ‘neler oluyor’ diye birden heyecanlandım. İlk anda aklıma gelen, ‘Aman Allah’ım yoksa bir ihtilal daha mı var’ ya da  Celal Bayar’ın ömrünün son yüzyılında  tekrarladığı ‘bu kış komünizm gelecek’ kehaneti mi gerçekleşiyor gibi sorulardı. Ama, biraz dikkatli bakınca, bunların asker ya da komünist kişiler olamayacaklarını anladım, çünkü aralarında o sırada imam hatipte okuyan tanıdıklarım, hatta  akrabam olan ağabeyler vardı. Peki bu görüntü ne anlama geliyordu? Yoksa o okuldan henüz mezun dayımdan sıklıkla duyduğum, baskıcı uygulamalarıyla 12 eylül'ün generallerini hatırlatan okul idaresinin zamanın ruhuna uygun cezalandırma yöntemlerinden biri mi gerçekleşecekti...Anlaşılan o ki, bu defa ‘ibreti alem’ için halkın önünde saç tıraşı uygun olmayan erkek öğrencilerin saçlarını kesecekler, bütün cadde o meşhur ‘tren yolu’ saçlı yüzlerce genç adam kafasıyla dolacaktı. Peki ya hemen karşımızda dizili halde duran, mezuniyeti gecikmiş mahallenin ağır abileri İrancı Davut, Ülkücü Fatih, Kürt İdris, Topçu Bekir, Komitacı Kemal, Manitacı Cemalettin, İnovasyoncu Ahmet herkesin gözü önünde kurbanlık koyun gibi başlarını eğip bu ‘helal kesim’e razı mı olacaklardı? Bu görüntüleriyle bile kalesi düşmüş bir şehir gibi bütün karizmaları şimdiden yerle yeksan olan, bir kısmı askeri darbe sonrası hapisten henüz çıkmış bu 'afili delikanlılar' başlarına gelecek olana sessiz mi kalacaklardı... Kafam bu sorularla dolu haldeyken, siren sesleri arasında birçok araba caddeye giriş yaptı ve araçlardan telaşla inen kişiler de bu manzaradaki yerlerini aldı. Ellerinde uzaktan tam olarak ne olduğunu anlayamadığım ama traş aleti olduğunu sandığım aletlerle birini bekledikleri belli olan bu siyah takım elbiseli adamlar, bu güne özel seçilmiş berberler olsa gerekti. Bu sırada gür sesli biri, adeta  askeri disiplin içerisinde emir alma kıvamında bekleyen topluluğa yüksek sesle ve sert bir şekilde ‘rahat-hazır ol’ gibi komutlar veriyor, dizilen öğrenciler hatta balkonlardan izleyen herkes gibi biz de bu hareketleri ‘başımıza bir iş gelmesin’ korkusuyla yapıyorduk. Derken herkesin beklediği büyük an geldi. Diğerlerinden daha büyük ve gösterişli bir araba yavaş yavaş ilerledi ve meydanda durdu. Herkesin bakışları arasında saatlerdir beklenen ‘baş berber’ ağır adımlarla arabadan indi. O sırada İrancı Davut’un Komitacı Kemal’in kulağına birşeyler fısıldadığını gördüm. Baş berber, caddede öğrenci ağabeylerin olduğu yere doğru yürümeye başladı, bir an kafasını yukarı kaldırdı ve elini bize doğru salladı. Aslında bu kişi hiç de öyle kötü birine benzemiyordu, hatta uzaktan dahi kendini belli eden sevimli çift çenesi, tombiş yanakları vardı. Sonra okul müdürü, yardımcıları ve birkaç önemli adam daha elini sıktı, öğrenci ağabeylerden biri kendisine çiçek verdi. Ardından gür sesli aynı adam eline mikrofonu aldı, artık herkes baş berberin vereceği ‘kes’ emrini bekliyor diye düşündüm. Bu sırada Komitacı Kemal elini ceketinin içine soktu birşey çıkarmaya hazırlandığı anlaşılıyordu, ama artık korkudan bakamıyordum, bir an gözlerimi kapadım. Sonra hiç unutamayacağım o ses duyuldu: ‘Sayın Başbakanımız Turgut Özal, hoşgeldiniz!’ Gözümü açtığımda Komitacı saçını tarıyordu...

Hepimiz Onun Paltosundan Çıktık

1989

İmam Hatip'te öğrenciyim. Referandum sonrası siyasi yasaklar kalkmış, Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan mahallemizi ziyaret ediyor. O yaşlarda aklımda yasak düşünceler, dilimde bugünün öğretmen, akademisyen, meclis üyesi, sendika başkanı ağabeylerden öğrendiğimiz ‘laik devlet yıkılacak elbet’ sloganı...Demokrasi karşıtı, parti karşıtı, devlet karşıtı olduğum, haliyle ‘bu iş partiyle olmaz’ dediğim yıllar. Okuldan eve geldiğimde evde olağandışı bir kadın kalabalığı...Herkes, nadiren evden çıkan anneannem bile camlarda onun Merkez Camisinden çıkmasını bekliyor. Her tarafta Refah Rartisi bayrakları, ‘Prof. Erbakan, Mücahit Erbakan’ yazılı posterler...Kadınlardan biri ‘ihtilalden sonra hapiste Kuran’ı hıfzetmiş’ diyor, bir diğer kadın ‘ünv. de makine mühendisliğini birinci bitirmiş, aynı okuldaki Demirel bunu hiç çekemezmiş, motor yapmış, hem de Almanya’da’ diye ekliyor. Anneanem sanki uzun yıllardan sonra gördüğü yakın bir akrabasından bahsedercesine ‘yaşlanmış ama yüzü de nurlanmış kız’ diyor. Birden ürperiyorum, ‘yoksa bu iş partiyle olur mu’... İçimden diyorum... Yok canım...‘Hafazanallah!’

Başkan Babamızın Gündüz Düşleri

90’lar, 2000’ler...

O her zaman geldi. Aslında hep yanıbaşımızdaydı desem yanlış olmaz. İmam hatip’te  Necip Fazıl’dan şiir okuyan, münazaraların özgüveni yüksek popüler sınıf başkanı, okul takım kaptanımız, hemen yanındaki camide sesiyle, kıraatiyle, hitabeti ile cemaati coşturan, sabahları okula gelmeden önce  milli  gazete dağıtarak harçlığını çıkaran arkadaşımız...Derin bir inanç ve karalılıkla bu ülkenin makus talihini değiştirmeye baş koymuş, ‘devlet dersinde öldürülmüş’ bir   imamhatipsel var oluşu, varoşu, yoksulluğu, itilmişliği, kakılmışlığı dudak bükülmüşlüğü fazlasıyla tatmış, ’tipik’ içimizden biri. 

Mahalle Meydanında en büyük kalabalıklar tartışmasız onun zamanında toplandı. Onun mitinglerinde bizim bina tanıdık tanımadık insanlarla doldu taştı, adeta ‘beleş tepe’ oldu.. Cami çıkışlarında kalabalıktan elini sıkamayanlar, omzuna dokunamayanlar bu şoku atlatır atlatmaz sandıklara koştular. Öyle ki, bir miting sırasında her zamanki gibi bizim çatıda toplanan ve coşkudan kendini kaybeden gençler, çatının en gizli köşesinde babaannemin 60 yıllık çeyiz sandığını bulup, güzelim ceviz sandığının üzerini zarf sığacak şekilde delip  oy kullanmaları hadisesi Türk siyasi tarihine geçecek türdendir. Her ne kadar sandığın son hali babaannemin biraz canını sıkmış olsa da, sandıktan oğlu kadar çok sevdiği Erdoğan’ın iki geçersiz oy hariç bütün oyları alarak birinci çıkmış olması onu  duygulandırmış, ‘Erdoğan ve ülkem için bir sandık nedir ki, feda olsun’ demiştir.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Selim Selim 02.05.2018 00:00

Ne günlerdi...

Cevdet DEMİR Cevdet DEMİR 07.05.2018 00:02

Kalemine sağlık, çok sürükleyici, roman tadında okuduk o günleri, sayın yazar, devamını da bekliyoruz inşaallah.

Serkan GÜRLEYEN Serkan GÜRLEYEN 07.05.2018 00:22

Cengiz abi bu yılların ve yazının devamını bekliyoruz bir an çocukluğuma gittim emeğine sağlık

Bekir emek(topçu bekir) Bekir emek(topçu bekir) 08.05.2018 00:26

Ellerine yüreğine sağlık kardeşim

yukarı çık