Kumaştan Çalan Terzi

HÜSEYİN AKIN’IN ŞİİRİNDE TASVİR VE TASAVVUR

Kumaştan Çalan Terzi
  • 01 Kasım 2018, Perşembe 9:40

Bütün yataklarını yitirmiş ilk geceden 

Üstüne kös dövülmüş bir şehirden geçmek zor 

Ayazdan kıran girmiş bin dallı basmalara 

Benim dilim varmıyor “şehir düştü” demeye 

Kumaştan çalan terzi çalıları eğiyor…

 

Eğninde eski bir yaz düşmüş kör bir makastan 

Bir kere tutuştu mu bu şiirden geçmek zor 

Eğilip de geçiyor biçtiği her kumaştan 

Benim dilim varmıyor “şiir düştü!” demeye 

Terzi kumaştan çalmış ellerini seviyor 

 

Ağzını bıçak açmaz bir elleri var onun 

Issız ve yazısız bu nehirden geçmek zor 

Bir ırmağı düşlerdi gök hiç hesapta yokken 

Benim dilim varmıyor “nehir düştü!” demeye 

Çalınmış kumaşlardan terzi bir dağ dikiyor

 

Birikmiş urbaların o vakitsiz uykusu 

Dağılınca git gide, düşü birden geçmek zor 

İpliğini sürüyen bir iğnenin gözüyle 

Benim dilim varmıyor “bu bir düştü!” demeye 

Kumaştan çalan terzi o her şeyi biliyor.

Hüseyin AKIN

HÜSEYİN AKIN’IN ŞİİRİNDE 

TASVİR VE TASAVVUR

 

Tasvir ve tasavvur kelimeleri aynı kökten türemelerine rağmen iki ayrı anlam dairesinde değerlendirilirler.[1] Bunların ilkinde tasvir, suretten mülhem yazıyla canlandırma anlamına gelirken tasavvur daha çok içsel, psikolojik bir anlam taşır. Dış dünyadaki nesnelerin değil nesnelerin zihindeki algısı olarak tasavvur, daha geniş bir anlam dünyasına sahiptir. Durumların, olgu ve olayların tasvirine dönük bir çabanın adı olan tasavvur, Ahmet Muhip Dranas’ın dizelerinde olduğu gibi Uzaktadır her şey; gökyüzü, deniz,/ Her an peşimizden koşan gölgemiz,/ Özlenen limanlar, yanan yıldızlar./ Uzaktadır her şey; anneler, kızlar…(Her Şey Uzaktadır) Uzakta olan deniz ya da gökyüzü değildir burada önemli olan. Canlılığı temsil eden bu değerlerin uzakta oluşunun zihindeki anlamı ön plana çıkar. Bu yönüyle tasavvurlar, nesnelerin algısal karşılığı olarak imge tanımına da yakındırlar.

Servet-i Fünûn’un iki şairine ait Yağmur ve Elhan-ı Şitâ ya da Faruk Nafiz’in Han duvarları şiirinde gördüklerini birer tabiat tasviri olarak düşünebiliriz. Dranas’ın yukarıdaki dizelerini farklı kılan şey, uzaklık imgesinin uzamda yayılması ve şiirsel öznenin edilgen bir tutumla müdahale edememesinden duyulan kederi yansıtmasıdır. Bu dizelerde tabiatta her şey canlı bir şekilde sürüp giderken iç dünya tekdüze bir duygunun hâkimiyeti altındadır. Bu açıdan bakıldığında tasavvur, durumların, olguların anlamlarını da üstlenir. İşte bu sebepledir ki şiirde tasvir ve tasavvur şiirin iç dünyasını kavramada önemli bir ayrımdır. Ancak burada şairin bunu bilinçli bir şekilde yapmadığını şiirini daha baştan kurarken bu ayrıma kendiliğinden vardığını eklememiz gerekmektedir. Üslubun bir yansıması olarak da düşünebiliriz bu ayrımı.

Kant’ın metinlerinde zihnin zaman-mekân tasavvur gücünden (Anschauung) söz edilir. Bunun dışında kalan salt ‘biçimleyici cihazlar’sa aklın kategorilerine girer. Bütünleyici zihnin parçası olarak aklın bu sınırlı işlevi tasvire dönükken tasavvur, geçmiş ve gelecek olgusuyla zamanı, yönlerle mekânı algılar. Daha geniş bir bakış açısına sahip olan tasavvurun ısrarla vurgulanan yönü zihnî tarafıdır ki algılar, olgular ve genel anlamıyla öznenin dış dünya karşısında aldığı tutum diye özetleyebiliriz.

İkinci Yeni şiirine baktığımızda ağırlıklı olarak tasavvurların öne çıktığını görürüz. İlhan Berk bizzat nesneleri söz konusu ederken Edip Cansever’de bu tutum daha belirgindir. İç dünya, nesnelerin egemenliği altındayken imgelerin dışa yansıması, tümüyle durumların, olguların tasvirine ya da daha doğru bir ayrımla tasavvurlara dönüktür.

Şiir ve eleştiri dendiğinde şiire dönük bir eleştiri akla gelirken bizzat şiirin içinden bakılarak toplumsal bir eleştiriye doğru vardığımız unutulup gider. Gelenekte taşlama, alay ve yergi bağlamındaki örneklerine bakıldığında şiirin başlı başına bir eleştiriye dönüşmesine şaşılmamalıdır. Burada şiirin bir işlevi daha ortaya çıkar. Şiir, toplumsal yaşayışın bir aynasıdır ve şair, toplumsal ve nihayet evrensel olana dair bakış açısını sergiler. İşte bu nedenledir ki şiir bireysel olanla sınırlanamaz ve bizzat idealin, olması gerekenin sesine dönüşüverir. Ece Ayhan örneğinde olduğu gibi toplumsal eleştirinin sınırlarını genişletilirken insanı merkeze alan tarihselci bir yol izlenir. Hüseyin Akın’ın ilk kitabı Sevmek, Karanfil ve Kiraz, bu eleştiri tasavvurundan beslenen bir yapı sergiler. Bu ilk kitapta tasvirden çok tasavvurların toplumsal bir eleştiriye zemin hazırlandığı görülür. İlk kitapların üslubun belirlenmesinde bir ipucu taşıdığı fikrin hareket edersek şairin sonraki çalışmalarında da tasavvurlara ağırlık vereceği öngörülebilir. Üstüne üstüne gidiyorum yaşamanın / Kasabalar fani yüzlerimiz altında ölgün/ İşten geliyorum, iş işten geçiyor/ İşime gidiyorum, işime geliyor/ Örtünüyorum ne varsa bulvarları, parkları, gecekonduları/ İçime bir üşüme geliyor (Ellerimden Kayıyor Yaşamak)

Akın, kitabın diğer şiirlerinde de tasvir ve tasavvur ayrımına girişir. Eleştiri de bu çıkışın hızlandırıcı bir etkisidir dizelerde: Ellerinde tedirgin umutları/ En çok sofralarda kırılıyor akşam/ Dua çadırlarında sabahlıyorlar/ Gülüyorlar, döl veriyor yaşamak/ Ağlıyorlar, ağlayacak bir şey kalmıyor/ Bir fırtına savuruyor her şeyi/ Bir kadın içimizde ağlıyor (Kıyıdakiler) Bu tasavvurlarında Hüseyin Akın, kadınların hak ettikleri hayatı yaşayamayıp itilip kakılmalarına toplumsal bir eleştiri getirir.

Hüseyin Akın’ın 1990-1998 yılları arasında yazılan şiirlere ev sahipliği yapan Ay Tanığım Olsun kitabı, tasavvurlarında daha derinlere inerek çağrışımlardan yola çıkarak geçmişe yol alır. Şairin bu kez çocukluk günlerindeki tutum ve davranışlarını sorgulayan tasavvurlar, derin yol ayrımlarını, farklılaşmaları hatta kendiliğin farkına varışlarını tetikler mahiyettedir. Bir başka deyişle dizelerdeki nesneler, birer nesne olarak değil iç dünyanın, olguların, durumların hatta zamanın birer aynası işlevini üstlenirler. Artık ellerimi geri ver/ Sevgili gece/ Bahçene kaçan topumu da/ Bir daha yüzmeyeceğim/ Akşamüstü ırmaklarında/ Tırmanmayacağım günbatımı dallarına./ Ay tanığın olsun sevgili gece/ Pencerene taş fırlatmayacağım… (Çocuk ve Gece) bu dizelerde ortaya çıkan durum, yalnızca çocuğun dış dünyayla ilişkisinde korkuyu ya da pişmanlığı dile getirmez aynı zamanda dış dünya hakkındaki tasavvurlarını da ortaya koyar. Çoğu kez pişmanlıklar aracılığıyla değişmeye karar verişimiz bir geçiş imgesini ya da farkındalığı beraberinde getirir çünkü. Gerçeği oyuna dönüştüren sembolik tabiat algısı, tasavvurların kavramlara ya da yazınsal yaşantılara değil masallarla beslenen büyülü bir geçmişin varlığını hatırlatır. Giderek labirentin içlerine doğru vardığımızda Hüseyin Akın’ın şiirlerinde tasavvurların gerçeklikle bağıntısının belirli bir mesafede ancak kopmamış olduğunu düşünmeye başlarız.

Şairin 1998-2001 yılları arasında dergilerde yazdığı şiirlerin toplandığı Çöl Vaazlarıtasavvurların gözlemlere dayalı gündelik gerçek ya da olgulara dayalı (çocukluk, kadının toplumsal konumu vb) olgulardan daha geleneksel bir alana İslam tarihine doğru evrildiğini haber verir. Bu değişme birçok şairde olduğu gibi olayları sıradanlaştıran kolay bir söyleyişten uzakta derin bir İslam tarihi bilgisi ve yorumunu da akla getirir. Ses oyunları ve dile yoğunlaşmanın da gözlemlenebildiği şiirlerde bir önceki kitapta var olan sembolik tasavvurların çağrışımlarını bugünle karşılaştıran örneklerine bolca tesadüf ederiz. Üç adam/ Üç nazar/ Eşeledikçe artan üç toplu mezar/ Ellerinde sivri uçlu kelimeler/ Anlatılanı yeniden anlattılar/ Dondurdular güneşi/ Dişlerinin arasında kıskıvrak gülüşlerle/ Suyu ateşe attılar/ Ayıldı su (Karanfil Küstüren Üç Adam) Şairin tasavvurlarında dikkati çeken unsur modern şiirin aksine geleneksel şiirimizde ve özellikle mesnevilerde karşılaştığımız eşyanın bakış açısını kullanmasıdır. Bu dizelerde ateşe atılan suyun kendine gelmesi, ayılması, farklı bir tasavvurdur. Şiirin bütünü göz önünde bulundurulduğunda şairin bu geleneksel bakışı ustalıkla kotardığı gözlerden kaçmaz. Kitapta hece veznini de deneyen Hüseyin Akın’ın hecenin diline de yakın durduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Velfecirşiirinde Süleyman Çobanoğlu’nda gördüğümüz halk şiiri tarzına yakın akıp giden bir üslupla karşılaşırız: Deniz mi desem dehliz mi, en iyisi çöl demek/ Şiirin tam ortasında bu sözcüğün işi ne?/ Kavruldu harman yeri, zay’oldu bunca emek/ Bir sözcük inadıyla yangın saldı peşine. (Hiç Oralı Olmadı Gök) Çeşitli üslupları ve biçim denemelerini barındıran kitabın yine tasavvurdan yola çıktığını ve eşyanın dilinden vazgeçmediğini görürüz. Bu da bize şairin biçimde değil özde değişmediğini kanıtlar.

Şiirde biçim arayışlarının oturduğu bir zemine sahip Kumaştan Çalan Terzi adlı kitap Hüseyin Akın için arayışın sonu diyebileceğimiz bir niteliğe sahip. İçsel tasavvurlara karışan derin bir gözlem gücü ve tarihsel olayların ustalıklı yorumlamalarının ardından ince bir alayla nihayet hikmet burcundan şiirler gelir.

olamadım hiçbir şey, ne habeşî bir yüzüm ne de Mısır’a sultan 

isteseydim olurdum dökülürdüm camlara, kaderimden yüz bulsam 

bir bildiğim vardı sade, yüzü aralandıkça bulmacalarda çıkan 

patnoslu bir ölüydü kalkıp gelmiş kefilsiz bir sürü yaşamaktan (Cep Telefonunun Çekmediği Yerler)

Bu dizelerde dikkat çeken unsur, artık tasavvurların yönünün değişmiş olmasıdır. Şairin dış dünyaya dönük sözleri, kendi içine çevrilmiştir bu kez. Bütün dünyayı dolaşıp kendi inzivasına çekilen bir dervişin sözlerine benzer bu yaklaşım seçilen imgelerin harmanlanmasına da yansır. Ustalıklı bir kaynaştırma nesneler, olayla ya da olgular arasında değil tasavvurlardaki yöndür. İç’ten içe bir bakıştır bir başka deyişle. Kitaba adını veren şiirde de göze çarpan bu nitelik, Hüseyin Akın’ın şiirlerini daha bir okunur kılıyor.

Eğninde eski bir yaz düşmüş kör bir makastan/ Bir kere tutuştu mu bu şiirden geçmek zor/ Eğilip de geçiyor biçtiği her kumaştan/ Benim dilim varmıyor “şiir düştü!” demeye/ Terzi kumaştan çalmış ellerini seviyor (Kumaştan Çalan Terzi) İçten içe derin bir eleştirinin de kapısını çalan kumaştan çalan terzi imgesi, bir olumsuzlamanın adıdır. Üstelik kendi şiirini de diğerlerinden üstün gören bu bakış, Hüseyin Akın’ın iyi bir şiir okuyucusu ve şiir tarihimizin yakın bir takipçisi olmasından kaynaklanıyor. İnce ironi, şiirin bütünü boyunca imgeleri sarıp sarmalar. Şehrin ve şiirin ve nehrin düşüşü, bir akış halindeki modernliğin hızlı tüketim anlayışında gerçek şiire olan ilginin azaldığını ifade ederken tasavvurlara bu kez ironinin de eklendiğini görürüz.

Şairin Ömrümün Kısa Günü adlı kitabı, Hüseyin Akın’a yine görme ya da bakışla ilgili birtakım önermeler sunar. Kalabalığa, dünya denen kabalığa doğru olması gereken bir yürüyüşte tasavvurlarını ardı ardınca aktarmaktan geri durmaz. Şiirinin önsözünde ve son sözünde olması gereken bir insan ideali vardır. Bu cepheden bakılınca Fotoğraf adlı şiirdeki anlam daha da genişleyerek bütün insanlara teşmil edilebilir: Bir fotoğraf ne ister bir insandan demeyin/ Bir dünya hatırası ufacık bir manzara/ Uzaklaşıyor her şey bakın göz göre göre/ Gelmiyor artık kimse kuşlar bile nazara/ Hep başkası çıkıyor bastıkça deklanşöre (Fotoğraf)

Fotoğraf, bir ânın şiiridir. Şiir ise okuyucunun zihninde her an yeniden oluşan tasavvurların fotoğrafların birbiri ardından gelişidir. Hüseyin Akın, kitaptaki diğer şiirler gibi bu dizelerde dünyayı, bir fotoğraf karesinden görür ve iç dünyasındaki mahzunluğu yansıtır.

Yan Tesir Hüseyin Akın’ın yayımlanan son kitabı. Doğrusu, gittikçe hikmet burcuna doğru evrilen şiirin en önemli uğrağı. Tasavvurların imgeler halinde yayıldığı bu kitapta fotoğrafik anlar, okuyucuyu içten saran bir insanilik durumu çizer. İnsan, duygularıyla, zaafları ya da keder ve mutluluğuyla var olduğunu hisseder. Şairin bu insanî durumları bu kez soyut birer malzemeden elde edişi, kaçınılmaz olarak şiiri birkaç kez daha okumaya yöneltiyor ki bir kitapta dönüp dönüp okunan şiirlerin sayısı ne kadar fazlaysa o kitap ayrı bir yere sahip oluyor: İnsan hep geriye doğru ağlarmış/ Yokmuş çünkü kalbin bir adım ötesiBu yüzden resimde bulanık çıkarBeklemenin hiç dinmeyen sesi (Fiske).

 

Genel olarak baktığımızda Hüseyin Akın, tasvirlerden çok tasavvurların şairidir. Beklenildiği gibi tasavvurlar da bakışla ilgilidir. Ancak Akın’ın bakışı, genellemelerden uzakta olayların, olgu ve durumların içlerine doğru bir sızma girişimine yakındır. Çünkü tasavvurda neredeyse o ya da orada olmak dediğimiz bir durumu yaşamak mümkündür. Oysa Cumhuriyet sonrası şiirdeki gerçeklik anlayışının en büyük handikaplarından biri buydu. Şiirsel duyarlılık, sahihliğin önüne geçiyor; duygusal tasvirlerle elde edilen pastoral tutum, en çok naturalist bir bakışa dönüşüyorken “Anadoluculuk” adı altında bir duygu aşınmasını da beraberinde getiriyordu. Hüseyin Akın’ın şiirleri, bu noktada şiirin kendiliğine ait reddiye ile eleştiriyi; incelikli bir mizahla ironiyi ve nihayet dervişan bir tutumla tarihe geleneğe bakışı beraberinde getirir. Duygusal aşındırmalardan uzakta sahici insanı ve sahici bir Anadolu’yu yaşarız. Ama daha ileride bütün insanlığı çerçeveleyen geniş bir perspektif çizer şair. İnsan oluş, her şeyin üzerindedir ve acıları, sevinçleriyle insandır. Onun varlık sorunundan önce özdeki temel belirleyenleri öne çıkar. İnsan, bu özden itibaren anlaşılmalı ve yanında olunmalıdır. Bu yüzdendir ki Hüseyin Akın, insanın özündeki şiiri yazar.

[1] Ahmet Cevizci’nin ifadesine baktığımızda “tasarım” başlığı altında burada kastedilen anlamı yakalayan bir çerçeve çizildiği görülmektedir: “Genel olarak, bilinç içeriği; duyuların ya da belleğin zihne sunduğu görüntü. Daha önce algılanmış bir nesne ya da olayın bilinçte sonradan ortaya çıkan suret ya da kopyası; fenomen gibi kuruluşu özneye bağlı olmayan, bundan dolayı kendisine neden olan dış gerçekliği yansıtan, dış dünyadaki nesneye benzeyen algı içeriği.” Bkz. Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İst., 1999, s.830

 

Hayrettin Orhanoğlu

Dergâh Dergisi Kasım 2018

 

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

yukarı çık