Türkiye-ABD ilişkilerinin kaotik tarihi -1980’e kadar-

Tarihçi, eğitimci yazar Abit Yaşaroğlu, son günlerde çok boyutlu bir hal alan ABD-Türkiye geriliminin tarihi arka planına ışık tutan bir yazı kaleme aldı. Yaşaroğlu, makalede, 18. yüzyıla kadar uzanan ikili ilişkileri bütün inişleri ve çıkışlarıyla derinlemesine işledi.

Türkiye-ABD ilişkilerinin kaotik tarihi -1980’e kadar-

Abit Yaşaroğlu- Eğitimci, Tarihçi Yazar

Bir zamanlar vergi verirlerdi.

Rahip Brunson olayından dolayı Amerika Türkiye’ye ambargo tehdidinde bulundu. Ambargo deyince  çoğumuzun  aklına Kıbrıs Barış  Hareketinden  sonra Amerika’nın uygulamaya başladığı  ambargo, biraz daha  zorlarsak Johson mektubu  gelir.

Aslında Türk Amerikan ilişkilerinde Amerikanın yaptırım tehditleri ve yaptırımları oldukça eskiye  gider.

ABD’nin Osmanlı ile ilişki kurma isteği 1783 ABD’nin kuruluşuna kadar gider. Amerikan gemileri bağımsızlıktan önce İngiltere bayrağı altında Akdeniz’e rahatça ticaret yapabilirken 1783’den sonra İngiltere Akdeniz’e giden Amerikan gemileri üzerindeki himayesini kaldırır. İngiltere ve Fransa yeni bir gücün Akdeniz pazarlarına girmek istemesini kendi çıkarları açısından hoş karşılamazlar. Bu nedenle ABD Osmanlı Devletine bağlı Garp Ocakları ile Ticaret anlaşması imzalamak ve ocaklara vergi  vermek zorunda kalır.

Berberi Savaşı mı, ilk Türk-Amerikan Savaşı mı?

1796’da bu Beylerbeyilikler ve Fas Sultanlığına ödenen vergi oldukça makul seviyedeydi. Ama Trablusgarp Beylerbeyi haracın miktarını arttırdı. ABD Başkanı Jefferson Kuzey Afrika’daki Garb Ocaklarına vergi  ödenmesine taraftar değildi. Bu nedenle Akdeniz’e 3 gemiden oluşan bir keşif filosunu gönderdi. ABD keşif filosu 1 Temmuz 1801’de Cebelitarık’a ulaştı .Bu sırada Trablusgarp Beylerbeyiliği 10 Mayıs 1801’de ABD savaş ilan etmişti. Hatta Savaş ilanının göstergesi olarak Trablusgarp’taki ABD Konsolosluğunu yağmalatmıştı. Bu gelişmeyle birlikte keşif ve inceleme gezisi bir anda sefere dönüşmüş oluyordu. Gemiler rotalarını Trablusgarp’a çevirdi. Yapılan gözlemlerde limanın doğal olarak korunaklı olduğunu, şehir önlerindeki bir kayalık resifin limana yaklaşımı zorlaştırdığını gördü. Gevşek bir abluka başlamıştı…

Ancak USS Enterprise  gemisi küçük bir korsan gemisi ile çatışmaya girdi (1 Ağustos 1801) ve gemiyi ele geçirdi. Bu çatışmada küçük ve ateş gücü yetersiz olan korsan gemisi 80 mürettebatından 60’ını kaybetti. ABD tarafı ise hiç kayıp vermedi. Bu küçük çatışma Kuzey Afrika’daki korsan filosunun en önemli zafiyeti gözler önüne serdi; bu hafif ve ateş gücü az gemiler o çağın gemilerinin artık muhatabı değillerdi. Ardından uzun süreli bir savaş başladı ve yaklaşık dört yıl sürdü. 4 Haziran 1805’te Amerikalı tutsakların 60 bin dolar karşılığında serbest bırakılmasını ve bu tarihten sonra ABD’den haraç alınmamasını öneren bir barış antlaşmasını kabul etti. Bu savaş Birinci Berberi Kıyısı Savaşı olarak adlandırıldığı gibi Birinci Trablusgarp Savaşı  olarak da adlandırılır.

Osmanlının “Garp Ocağı” Eyaletleriyle “Amerika Birleşik Devletleri Donanması” arasında yapılan deniz savaşlarının  ikincisi 1815 ila 1816 yılları arasında yaşanmıştır. Teknolojik olarak bir hayli ileri giden ABD denizciliği, hâlâ köhnemiş metotlarla çalışan Akdeniz korsanlarını yenince, diğer Avrupa devletleri de hazıra konarak bundan yararlanmış ve ödedikleri haracı kesmişlerdir. Bu savaşlar, Osmanlının “Garp Ocağı”nın sonu olmuştur.

Savaşlarda  Osmanlı  direk muhatap olmamasına rağmen, eyaletlerin Osmanlı’ya bağlı gözükmesi nedeniyle bu savaşlar bazı kaynaklarda Osmanlı-ABD, dolayısıyla Türk-ABD savaşı olarak görülür.

ABD’ de bunu desteklercesine U.S. Navy yani Birleşik Devletler Deniz Kuvvetleri, 241. yılını kutlamak adına “Donanmanın 241. yılı kutlu olsun! Amerika’nın denizcileri çetin, cesur ve hazırdır” yazısının altına üç tane farklı fotoğraftan oluşan bir görsel koydu.

İlk Berberi Savaşı: Amiral Stephen Decatur’un Trablus’a yaptığı çıkarmayı gösteren tablo…

İLK  ANLAŞMA

ABD’nin uzun  çalışmaları  sonucu ,7 Mayıs 1830’da Osmanlı-ABD Seyr-i Sefain ve Ticaret Antlaşması imzalanmıştır. 1830 anlaşmasında Amerika'nın adı "Amerika Devleti" olarak geçmekteyken, 1862’de imzalanan anlaşmada Amerika'nın resmi adı "Hükümat-ı Müctemaa-i Amerika" yani "Amerika Birleşik Devletleri" olarak geçecektedir.

Osmanlı-ABD Ticaret ve Seyr-i Sefain Anlaşması, 9 maddeden oluşmakta, ABD'ye"en ziyade müsaadeye mazhar millet” (most favored nation treatment for commerce) statüsü verilmektedir.

Anlaşmanın kapitülasyonlarla ilgili 4.maddesine göre temel metin Türkçe metindir. Bunu neden  söylüyoruz, çünkü 1868'de Babıali,Suriye'de suç işleyen iki ABD vatandaşını tutukladığı zaman,ABD elçisi 4.maddeyi ileri sürerek Osmanlı mahkemelerinin yetkisiz olduğunu iddia etti. Hariciye Nazırı ise  asıl metin kabul edilen Türkçe metinde "tutuklanamazlar" kavramının bulunmadığını söyleyerek, bu metnin asıl olduğunu belirtir. ABD, İngilizce tercümenin yanlış olduğunu benimsemekle birlikte, 4.maddenin anlamının zımnen de olsa tutuklamaya müsait olmadığında ısrar eder. Bu konu sorun teşkil edince, Amerika ile Osmanlı Devleti arasında 11 Ağustos 1874 tarihinde, suçluların iadesine dair bir antlaşma imzalanmış ve buna ait belgeleri ile 22 Nisan 1875'te İstanbul'da teati edilmiştir. Amerika'da bu anlaşma, 26 Mart 1875 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

TESADÜFEN BAŞLAYAN SİLAH  TİCARETİ 

Osmanlı–Amerikan  ilişkileri ve ticaretinde en önemli kalem olan silah ticaretinin  başlaması ise ilginç bir tesadüf ile olmuştur. Amerikan hükümeti ülkenin batı bölgelerine açılma politikasına bağlı olarak, büyük çöllerle kaplı bu topraklarda taşımacılık için kullanabilecek develere ihtiyaç duymaya başlamıştı. Bu ihtiyaca dayanarak 1855’te Osmanlı Devleti’nden, yetiştirilmek üzere deve talep etmiştir. Osmanlı Devleti bu talebi geri çevirmemiş,parası hazineden verilerek satın alınan damızlık develer Amerikan Başkanı’na hediye edilmiştir. Develerin süratle tedarik edilip gönderilmesine karşılık olarak Amerika iki adet tüfeği İzmir valisine hediye etmiştir. Bu olay Amerikan silahlarının Osmanlı Devleti tarafından yakından tanınmasına imkân vermişti. Hatta 1882 yılında Amerika fabrikatörlerinden Mösyö William’ın icadı olan ve saatte yirmibeş mil süratle giden torpidolar İstanbul’da denenmiştir.

Oldukça canlı geçen silah ticaretinde Amerika silah Şirketleriyle yaşanan en ciddi sorun Providence Tool Şirketiyle yaşanmıştır. Osmanlı Devleti bu Şirketten toplam 605.000 silah satın almış ve 1879’da silahların borçlarını bitirmişti. Buna rağmen Şirket elinde kalan tüfeklerden 47.900 Martini Henry tüfeği, 41.900 kılıflı kasatura ve 15.400 adet dört köşeli süngü ile 20.000 adet kılıfsız süngüyü göndermemiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin ödemeleri geciktirdiğinden dolayı zarara uğradığını iddia ederek 120.000 sterlin tazminat talep etmiştir. Üstelik bununla da kalmayıp Osmanlı Devleti’nin 50 bin Martini Henry tüfeği sipariş ettiği takdirde tazminat iddiasından vazgeçerek el koyduğu silahları teslim edeceğini bildirmiştir.

Amerika Ermeni meselesinde topa giriyor.

Osmanlı Amerikan  ilişkilerinin  başlaması  ile  ülkemize  girmeye  başlayan  Amerikan  misyonerlerinin  ilk  hedeflerinden biri Ermeniler olmuştur. “Amerikan Board of Commissioners of Foreing Missions” 1820 yıllarında Osmanlı Devleti için çalışmalarına başlamıştı. Bu bağlamda ilk misyonerler Osmanlı ’da İzmir topraklarına 1820 yılında gelmişlerdir. Bunlar oldukça hızlı bir şekilde eğitim ve sağlık alanlarına girmişlerdi. Öyle ki 1914 yılında Osmanlı topraklarındaki Amerikan okullarının sayısı 426 olup, 17 misyoner merkezi ile 9 tane de Amerikan hastanesi bulunmaktaydı.

1877-78 Savaşı,Osmanlı-Amerikan ilişkilerinde de önemli bir milattır. Bu tarihten sonra ABD de bir çok Avrupalı büyük güç gibi ,Ermeni sorununu bahane ederek Osmanlı içişlerine karışma sürecine katılmıştır. ABD dış konjonktüre uygun hareket ederek Bâbıâli`yi Ermenilere kötü muamele yapmakla suçlamıştır. Özellikle Amerikan basını Ermenileri destekler yönde yayın yapmıştır. Osmanlı Devleti’ne karşı en  düşmanca  kitapları, çoğu Türkiye'de  görev  yapmış misyonerler  yazdılar. 1890'lardan  kalma o yayınlar  bugün kitaplıkları doldurmaktadır. Türkiye'de  bulunmuş  Amerikan  Misyonerlerinden  Rahip Edwin M.  Blisa, “Turkey, The Armenian Atrocities”(Türkiye ve Ermeni Vahşeti), adlı kitabı yayınladı. Kendisine Robert Kolejin kurucusu ve sonra müdürü olan Cyrus Hamlin de yardım etti. A.W. Williams adlı bir başka misyoner  rahip, “Bleeding  Armenia” (Kanayan Ermenistan) başlıklı bir kitap yazıp piyasaya sürdü. Frederick Davis Grenee adlı Misyoner de “Armenian Massacres or The Sword of Mohammed” (Ermeni Katliamı veya Muhammed’in Kılıcı) başlıklı kitabı yayınladı. Her üç kitap da 1896 yılında Amerika'da basıldı. Bunlar gibi daha birçok broşür ve kitap yayınlandı.

Van'da görev yaptıktan sonra Amerika'ya dönen misyoner F.D. Greene'in "Ermeni Katliamı veya  Muhammed'in  Kılıcı" başlıklı  kitabını  kısaca  görelim: Kitap, "Muhammed'in kılıcıyla Ermenistan'da katledilen Hıristiyanların Hatırasına" adanmıştır, Greene, "Bu kitap, cinayetlerin ve yağmaların yürekler parçalayan tüm ayrıntılarıyla Sason'da birkaç ay önce yapılan ilk büyük Ermeni katliamının dehşetini kanıtlamak için hazırlandı,"diyor, ama kanıtlanamıyor. Kanıt  olarak  altı  imzasız  mektup  yayınlıyor. 

Erzurum’da kerhen konsolosluk izni.

1895te, Amerikan Senatosu tarafından Ermeniler lehinde Osmanlı Devleti aleyhinde karar alınmıştır.Ancak senatonun icrada yetkisi olmadığından karar,Osmanlı devleti tarafından pek ciddiye alınmamıştır. Ancak ABD olaylara yakından nüfuz edebilmek amacıyla Erzurum(1895) ve Harput`ta konsolosluk açmak ister, bu istek Babıâli tarafından,bölgede Amerikan vatandaşı olmadığı için kabul edilmez. Fakat Amerikan hükümeti tayin ettiği Erzurum konsolosunun resmen tanınmadığı takdirde Amerikan Kongresi`nde Osmanlı aleyhinde konuşmalar yapılmasının kaçınılmaz olduğu şeklinde tehditte bulunmuştur. Bunun üzerine ABD’nin Erzurum konsolosu Harput’ta konsolosluk açılmamak şartıyla kerhen tanınmıştır.  ABD artık Ermenileri koruması altına almıştır. Amerika’ya göç edip orada Amerikan vatandaşı olup Amerikan pasaportu alan Ermenilerin sayısında da büyük artış yaşanmaktaydı ve ABD pasaportu  taşıyan bu Ermeni  vatandaşlar olaylarda aktif hale  gelmeye  başlamışlardır.

Amerikan Dışişleri tarafından 1892`de çıkarılan bir bildiride “Zuhûr eden müşkilâtın ekserisi tüccâr ve seyyâhinden ziyâde misyoner ve muallimlere müteallikdir” denilerek  bu  gerçekliğe parmak  basılmaktadır.

12 Eylül 1915’te Urfa’da meydana gelen şu olay Amerikanın ve Osmanlının tavrını gözler önüne sermektedir:

Bölgede bulunan bir grup Ermeni, devriye gezen güvenlik güçlerine ateş açarak iki jandarmanın ölümüne sekizinin de yaralanmasına sebep olmuşlar ve Urfa’da bulunan Amerikalı misyonerlerin binalarına sığınmışlardı. Bölgedeki askeri yetkililer, teslim olmayı reddeden Ermenilere karşı nasıl davranılacağını Hariciye Nezareti’nden sormuşlar, Hariciye Nezareti de vermiş olduğu yanıtta binada bulunan Amerikalıların kesinlikle zarar görmemesini istemişti. Hariciye Nezareti binanın kuşatılarak suçluların dışarı çıkarılması gerektiği yönünde tavsiyede bulunmuştu. 

I.DÜNYA SAVAŞI  SONRASI

"Türkiye bütünüyle ortadan silinmeli”

1912 yılında Albay House, Morgenthau’nun Türkiye'ye elçi olarak atanmasını önerince, Wilson'un cevabı "Türkiye yok ki, göndermeye ne ihtiyaç var?” şeklinde olmuştur. 10 Ekim'de Başkan Wilson, Kasım ayı içinde Buffalo'da toplanacak Amerika İşçi Federasyonunda vereceği söylevi hazırlarken "Türkiye bütünüyle ortadan silinmeli ve ona uygulanacak işlem, barış konferansına bırakılmamalıdır" düşüncesinde olduğunu söyler. Bu dönemin amerikasının  bakış açısını  göstermektedir.

Ancak Amerika, 1917 de Almanya’ya savaş ilân ederek, I. Dünya savaşına katılmasına rağmen, Almanya’nın müttefiki olan Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmemiştir. Almanya’nın baskısı üzerine Osmanlı Devleti de Amerika ile diplomatik ilişkilerini kesmiş fakat Amerika’ya savaş ilân etmemiştir.

Aydınlardan manda çağrısı!

ABD  başkanı  Wilson, basında çıkan  Ermeniler  katlediliyor  haberlerinin de etkisi ile I. Dünya Savaşı  Sonrası  Ermenistan üzerine bir manda idaresini üstlenmeye gönüllüydü. Ermenilerden kurtulmak için fırsat kollayan İngiltere de “Ermenistan, Türkiye, İstanbul ve Boğazlar üzerinde bir Amerikan manda idaresi kurulması” önerisini Wilsona iletmişti. Bu arada Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Anadolu'yu dahi koruyamama endişesi, aralarında yazar Halide Edip Adıvar ve Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi'nin de bulunduğu kimi şahsiyetlerin Wilson Prensipleri Cemiyeti'ni kurmalarına yol açmıştır. Cemiyet, işgale karşı çözüm olarak Amerikan mandası olmayı öneriyordu. Söz konusu nedenlerle  1919 yılı Ağustos ayında saha incelemesi yapmak üzere General Harbord başkanlığındaki 46 kişilik bir heyet Anadolu’ya gönderildi. Doğu Anadolu'da ve Kafkaslarda incelemeler yaparak Yakın Doğu'dan ayrılan General Harbord, Başkan Wilson'a, Ermeni yanlılarının ve Ermenilerin, iddialarını doğrulayacak bir rapor hazırlamamıştır. "Yola çıkarken gerçekten bir Ermenistan ve katliamlar göreceğimizi sanmıştık” diyen Harbord Heyeti, bölgede hiçbir zaman ve hiçbir şekilde Ermeni çoğunluğunun olmadığına tanık olmuş ve Türklerin, Ermenilere karşı herhangi bir şekilde soykırım hazırlığında bulunmadıklarını da görmüştü. Türkiye'ye geri dönen Ermenilerin de hayatlarının tehlikede olduğunu düşündürecek hiçbir olayla karşılaşmamışlardı.

Harbord Amerika’ya dönüşünde hazırladığı raporunda şöyle diyordu: “ABD’nin Ermenistan mandasını kabul etmesi büyük kaosa yol açar. Ermenilerin katledildiğine ilişkin haberlerin çoğu söylentiye dayanıyor. Savaşta 600 bin Türk askeri tifodan öldü, seferberliğe giden gençlerden yüzde 80-90’ı köylerine dönemedi… Bu kadar uzak bir yerde manda denetimi imkansız derecede zordur…Bu işin maliyeti Türk ve Kafkas hükümetlerinin bir yıllık gelirine eş bir tutardır…”  Bu rapor sonrası  Amerika ekonomik olmadığı için bölgede bir Ermenistan projesinden vazgeçti/dolaba kaldırdı.

Lozan Konferansı’nda ABD’nin rolü

Savaş sonrasında Amerika,Türkiye arasında savaş hali söz konusu olmadığı için, Müttefikler’in ısrarlarına rağmen Lozan Konferansı’na sadece “gözlemci” olarak katılmakla yetinmiştir. Lâkin bu “gözlemci”lik statüsü sözde kalmış ve Konferans sırasında, “Amerika’nın çıkarları” gerekçesi ile, Amerikan delegasyonu bütün müzakerelere gayet aktif bir şekilde katılmıştır. Konferans gündeminde Amerika’nın “çıkarlarını” ilgilendiren pek çok konular vardı ve bunların başında da “Açık Kapı” ilkesi geliyordu. Amerika’nın Türkiye’de ilgilendiği ve önem verdiği bir diğer konu da Amerikan okulları ile diğer sosyal ve dinsel kuruluşların devamını sağlamaktı. Konferansın başından itibaren İsmet İnönü Amerikan delegasyonu ile yakın ilişkiler kurarak Avrupa Cephesi’ne karşı Amerika’yı yanına almak istemiştir.

Türkiye–Amerika Lozan Antlaşması

Lozan Antlaşması’nın artık kesin şeklini almaya başlamasından sonra,Türkiye ile Amerika arasında bir antlaşmanın müzakereleri başlamış ve bu müzakereler, 6 Ağustos 1923’de resmî adı “Genel Antlaşma (“General Treaty”) olan, 32 maddelik Türkiye–Amerika Lozan Antlaşması imzalanmıştır. Yine aynı gün, bir de 12 maddelik suçluların iadesi anlaşması imzalanmıştır. Ne var ki, Türk–Amerikan Lozan Antlaşması Amerikan Senatosu tarafından onaylanmamıştır. Sebep olarak, antlaşmanın, Ermeni sorununu hiç nazarı itibare almamış olması ve kapitülâsyonların ilgasını kabul etmesi gösterilmiştir.

Nihayet, 5 Şubat 1934’te Senato bu Antlaşmayı onaylayarak yürürlüğe koydu. Amerikan Senatosunun bunu onaylamadaki amacı, iki hükümet arasında var olan dostluk hislerini canlandırmak ve yargılanmak istemeyen batık kaçak banker Samuel Insull’a karşı Türkiye’deki açık kapıyı kapatmak idi. Nitekim, az bir süre sonra Samuel Insull, bir Yunan yolcu vapuruyla 29 Mart’ta İstanbul açıklarına geldi. 11 Nisan’da yürürlüğe giren Suçluların iadesi Antlaşması’nın onayından önce, Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi Türk Hükümeti’ne derhal bir nota vererek, Mr. Insull’un hileli iflas ettiğini, bu nedenle Amerikan adlî yetkililerince tevkif müzekkeresi çıkarıldığını belirterek kaçak Banker’in Amerika’ya iadesini istedi. Buna karşı Ankara biraz endişe göstererek, birçok hukuki formalitelerin yerine getirilmesi için, her ne kadar Yunan gemisi kaptanının “Ben Boğaz’dan transit geçiyorum” demesine rağmen Mr. Insull gemiden Türk yetkililerince alınarak Sulh Ceza hakimi önüne çıkarıldı. Bazı hazırlıklar yapıldıktan sonra nihayet Mr. Insull bir Amerikan yolcu vapuru ile Amerikan Elçiliği’nden birinin refakatinde Newyork’a gönderildi. Türk Hükümeti bu işlemi,Türk Ceza Kanununun 9. maddesi uyarınca yaptı. (1)

25 Ekim’de de Türkiye ile Amerika arasında I. Cihan Harbi’nde Türkiye’de zarar gören Amerikan vatandaşlarına yıllık 100 bin dolar taksitle 13 senede ödenmek kaydıyla, toplam 1 milyon 300 bin dolar tazminat vermeyi öngören Antlaşma yapıldı.

Madenlere göz koydular

1933 yılı boyunca çeşitli bakanlıklarda havacılık, madencilik, gümrük işlerinde ve demiryollarında danışmanlık yapmak üzere çok sayıda Amerikalı aileleriyle birlikte Ankara’ya gelerek yerleştiler. Bunlardan Sidney Paige, Türkiye’de Maâdin İdaresi‟nde müşavir olarak iki sene görev yapmış Amerikalı bir jeoloji uzmanıdır. İstek üzerine Paige Türkiye‟deki madenciliğe ilişkin görüşlerini içeren bir rapor hazırlayarak Türkiyenin Washingtonda bulunan Büyük Elçisi Mehmet Münir Bey’e sunmuştur. Büyük Elçi, 22 Haziran 1935 tarihli bu raporu, dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye göndermiştir. Raporun  maddelerinden birine  göre “Madenlerin ve petrollerin hükümet tarafından aranmasına teşebbüs edilmesi doğru değildir. Yapılacak yeni kanunda bu faaliyetler hususi sermayeye verilmelidir. Hükümet, madenlerden sadece vergisini almalı,bu husustaki politikasında jeoloji biriminin rehberliğine bağlı olmalıdır.” (2)

Marshall Planı: ‘Sen tarımla uğraş!’

ABD’nin  Türkiye’nin  gelişme  yönünü  belirlemesi Marshall Planı ile olur.. Kurulan ekonomik ilişkilere dayalı olarak 1949 yılı Haziran ayında Türk Hükümeti, ABD‟den bir heyetin Türkiye‟ye gelerek ekonomi ile ilgili bir etüt yapmasını istemiştir. Bu talep üzerine Dünya Bankası M.Barker başkanlığındaki bir Amerikan heyetini Türkiye‟ye göndermiştir. Heyet 1950 yılı Mayıs ayında yapılan seçimlerden sonra Türkiye‟ye gelerek saha etütlerine başlamıştır. Yapılan saha çalışmaları sonrasında 15 Mayıs 1951 tarihinde heyetin başkanının adından dolayı Barker Raporu adı verilen bir rapor hazırlanmıştır. Rapor toplam 276 sayfa ve 13 bölümden oluşmaktadır. Raporun amacının; “Türk ekonomisi üzerinde geniş bir inceleme yapmak ve Dünya Bankasının Türk Hükümetine uzun vadeli politikalar konusunda önerilerde bulunmak” olduğu belirtilmiştir. Rapor genel olarak Türk ekonomisini kalkındırma konusunda çarpıcı önerileri içermektedir. Raporda üzerinde önemle durulan husus, Tarımsal Kalkınmaya öncelik verilmesidir. Özetle rapor, Türkiye’nin bir ziraat memleketi olduğunu, ziraatla kalkınmanın mümkün olacağını, bunun için önceliği tarıma ve ham madde üretimine verilmesi gerektiğini belirtmektedir.  (3)

Menderes hükümetinin 1954‟te ABD‟den talep ettiği kredi ABD’li yetkililer tarafından “Türkiye için öngörülen yatırımların yavaşlatılması, tarım sübvansiyonlarının azaltılması ve Türk lirasının devalüe edilmesi gibi koşullar yerine getirilmediği gerekçesiyle reddedilmesi de  ABD’nin  bakış  açısını  çok iyi  yansıtmaktadır.

Bursa olayı / Misyonerleri Kovma Cemiyeti

144 öğrencinin okuduğu Bursa Amerikan Kız Koleji’nin üç Türk öğrencisi, Amerikalı öğretmenlerinin etkisiyle Hıristiyan olmuşlardır. Bu olay büyük infiale  sebeb  olmuş  ve o dönemde kamuoyunda büyük yankı uyandırmış, tepki olarak Misyonerleri Kovma Cemiyeti, Türk Matbuat Birliği gibi birçok dernek kurulmuştu. Müfettişlerin raporları sonucunda Bursa Amerikan Kız Koleji, Bakanlar Kurulu kararıyla 31 Ocak 1928`de kapatılırken, 3 Amerikalı öğretmen (okul müdürü Miss Jillson, jimnastik öğretmeni Miss Sanderson, biyoloji öğretmeni Miss Day) Hıristiyanlık propagandası yaptıkları gerekçesiyle yargılanarak 3`er gün hapis ve 3`er lira para cezasına çarptırılmıştı. Maarif Vekaletinin kapatma kararı Amerikalıları büyük bir endişeye sürüklemiş, dönemin Amerikan Büyükelçisi Joseph J. Grew, anılarında bu olayın bir sonraki adımının tüm misyon okullarının kapatılması olacağını yazmıştı.

2.DÜNYA  SAVAŞI  SONRASI

Cenaze üzerinden siyaset

1944’de ABD’de vefat eden Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesinin Türkiye’ye gönderilmesi konusu gündeme geldi. Amerika Birleşik Devletleri, 6 Mart 1946’da, Münir Ertegün’ün cenazesinin Amerikan Donanması’nın en büyük savaş gemilerinden birisi olan Missouri Savaş Gemisi ile İstanbul’a gönderilmesine karar verdi ve geminin 1946 yılının Mart ayının sonlarına doğru New York’tan yola çıkacağını duyurdu. Aynı gün Amerika, Sovyetler Birliği’ne İran’dan derhal çekilmesi için de bir nota verdi. Vefat eden diplomatlarının cenazelerinin ülkelerine savaş gemileriyle gönderilmelerinin normal bir nezaket kuralı sayılmasıyla birlikte, bunun için ABD Donanması’nın en büyük gemilerinden birisinin seçilmiş olması başlangıçta siyasi çevrelerde şaşkınlık yarattı. Oysa bu hareketin, Sovyetler Birliği’ne karşı yapılmış olan bir hareket olduğuna şüphe yoktur.

ABD ile 2. Dünya Savaşı’nın ardından yapılan ilk ikili anlaşma, 23 Şubat 1945 tarihinde imzalandı. Borç alma ve kiralamalarla ilgili olan bu anlaşma TBMM'de 4780 sayıyla yasalaştı. Anlaşmanın temel özelliği, adının Karşılıklı Yardım Anlaşması olmasına karşın, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi ve Türkiye'yi ağır yükümlülükler altına sokmasıydı. Anlaşmada, 'Koruyucu Hükümler' olarak yer alan maddelerle, Türkiye'nin değil ABD'nin 'hakları' korunuyordu. Anlaşmanın II. maddesi şöyleydi:“TC hükümeti,sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD'ye teslim edecektir. (4)

Rus  yayılmacılığına  karşı Amerika artık Boğazlarla birlikte, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü de savunmaya başlamıştır. Türkiye  Marhall  yardımından pay alır.

piter Füzeleri krizi

Bu dönemde görülen ilk kriz olan Jüpiter Füzeleri krizi, Türkiye’nin 18 Şubat 1952 yılında NATO üyesi olmasından sonraya denk gelir. Türkiye’den havalanan bir Amerikan casus uçağı olan U2, o zamanki Sovyet topraklarında düşürülür. Bu durum ABD ve SSCB arasında Küba Krizi denilen olayı tetikler. Amerikalıların Sovyetlerle yaptığı anlaşma ile dünya nükleer bir savaşın eşiğinden döner. Anlaşmanın özü ise Türkiye’de bulunan Jüpiter Füzelerinin sökülmesi karşılığında, Sovyetlerin de Küba’daki nükleer füzelerini sökmesidir. Bu durum Türk halkında, Sovyetlere karşı Amerika’nın kendilerini savunmasız bıraktığı düşüncesini oluşturmuştur.

DP iktidarında Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri olan Melih Esenbel’e göre, ABD Türkiye’nin ithalatı kısıtlayıp kalkınma hızını düşürmesini istiyor, sanayileşmesine ve hatta inşa edilmesi planlanan yeni barajlara karşı çıkıyordu. Buna mukabil Menderes, başlatılan projeleri tamamlamak istiyordu. Nitekim Menderes hükümeti, 1954‟te ABD‟den kredi talebinde bulunmuş ancak ABD’li yetkililer Türkiye için öngörülen yatırımların yavaşlatılması, tarım sübvansiyonlarının azaltılması ve Türk lirasının devalüe edilmesi gibi koşullar yerine getirilmediği için 1958’e kadar Türkiye’nin kredi talebini reddetmiştir.  (5)

“Bizim en büyük hatamız kayıtsız şartsız Amerika‟ya tabi olmamız.”

Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Türk dış politikasında ABD’nin etkinliğini azaltıcı bir değişiklik yapılması gerektiği sonucuna varmıştır. Zorlu’nun ifadesiyle: “Bizim en büyük hatamız kayıtsız şartsız Amerika‟ya tabi olmamız. Böyle bir politika sonsuza kadar devam edemez. Türkiye sırtını Amerika‟ya dayamakla hiçbir sonuca varamaz. Aksine kendimizden çok şey veririz yine de onları memnun edemeyiz. Türkiye, NATO ve Amerika’nın yanı sıra Üçüncü Dünya ülkeleri ve Sovyetler ile belli ölçüde ve Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda yeni bir politika izlemek zorundadır. Bir yıldan beri Adnan Bey’e bunu telkin ediyorum. Adnan Bey bu ısrarlarım karşısında Sovyetlerle ekonomik alanda işbirliği yapılmasını ve Üçüncü Dünya ülkelerinin lideri durumunda bulunan Hindistan ile ilişki kurulmasını kabul etti. Ben de Başbakan Adnan Menderes‟in Moskova‟yı resmen ziyaret etmesi için gerekli girişimlerde bulundum. Bu girişimlerin özellikle Amerika‟yı rahatsız ettiğini biliyorum”

Diğer taraftan, darbe öncesinde hükümet aleyhtarı gösteriler düzenlenirken Türkiye‟deki ABD ve NATO kurumlarında çalışan muhalif subay ve memurlar da rejim karşıtı bildiriler dağıtmış ve mitinglere aktif biçimde katılmışlardır. Önceden haber almış olmalarına rağmen ABD’li yetkililer Menderes’e darbeyi ihbar etmemiştir  (6)

Askerî idarenin kamuoyuna yaptığı ilk açıklamada Türkiye'nin uluslararası ittifaklarına sadık kalacağını ilan etmesi, Türk- Amerikan ilişkileri açısından büyük önem taşımaktaydı. Böylece Sovyetlere ve üçüncü dünya ülkelerine yakınlaşma için adım atmış Türkiye, Batı’ya olan bağımlılığını teyit etmiş oldu. DP hükümeti döneminde kısıtlanan dış yardım ve krediler, darbe sonrası artarak devam etti. 27 Mayıstan sonraki altı ayda yapılan Amerikan yardımı 279 milyon doları buldu.

Kıbrıs’ta düşen maske

1960 darbesi sonrası Türkiye'de yaygın bir şekilde Amerikan karşıtlığının ortaya çıkmasına neden olan en önemli gelişme ise Aralık 1963'te Kıbrıs’ta başlayan çatışmalara ABD'nin yeterli tepki göstermemesi ve Türk hükümetinin adaya müdahale girişimlerini engellemesiydi.

Başkan Johnson'ın Haziran 1964'te Başbakan İnönü’ye gönderdiği mektupta, Sovyetler Birliği'nin Kıbrıs sorunu nedeniyle Türkiye'ye saldırması durumunda NATO'nun yardıma gelmeyebileceği tehdidinde bulunduğu ve Türkiyenin Kıbrıs'ta ABD'den aldıkları silahları kullanamayacağını belirttiği bir ortamda,Türk kamu oyunda şiddet içeren protesto gösteri leriyle birlikte yaygın bir Amerikan aleyhtarlığı ortaya çıkarken, Başbakan İnönü bile Türkiye 'nin Batı blokun dan ayrılabileceğini ima etmek durumunda kaldı.

1964 yılında Amerikan Başkanı Johnson’ın Kıbrıs sorunundan dolayı Sovyetlerin saldırısına uğraması durumunda ABD’nin Türkiye’nin yardımına gitmeyebileceğini ilân ettiği dönüm noktasından sonra Türk yöneticiler, ihtiyaç anında ABD’nin yardıma gelmeyebileceği ve bazı konularda SSCB’yle uzlaşmaya gidebileceği endişesinden hareketle seçenekleri artırma adına Doğu Blokuyla ve Üçüncü Dünyayla ilişkileri geliştirmeye çalıştılar. Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin 30 Ekim - 6 Kasım 1964’te Moskova’ya resmi ziyaretlerde bulundu.

Faruk Loğoğlu'na göre,mektupta en kritik mesaj "Karşınızda Sovyetler Birliği'ni bulursanız, yanınızda biz olmayacağız" vurgusuydu.

İnönü’nün Amerika’ya  verdiği cevap  meşhurdur “yeni bir dünya düzeni kurulur Türkiye yerini alır”

İsmet Paşa böyle bir söz etmiştir. Fakat hangi vesileyle söylendiği genellikle karıştırılır. Yaygın hikaye şöyle: ABD Başkanı Lyndon Johnson bir mektup yazdı (5.6.1964). Muhatap dönemin Başbakanı İsmet İnönü. Özeti: NATO kapsamında verdiğimiz silahları Kıbrıs’ta kullanamazsınız. Paşa da bu meşhur cevabı verdi.

İşin doğrusu biraz farklı. Evet, konu yine Türkiye’nin Kıbrıs davasıdır. Batı ittifakı Kıbrıs’ta Türkiye’nin karşısındadır. Tıpkı bugün Türkiye’yi “koridor” üzerinden bölmeye çalıştıkları gibi.

İnönü, Time dergisine demeç verir. Batının ittifak anlayışını sorgular. Demeç Milliyet’te geniş yer bulur. Gazetenin öne çıkardığı söz dikkat çekicidir: “Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. Türkiye de bu dünyada yerini bulur.” Tarih: 16 Nisan 1964. Yani Johnson mektubundan 1,5 ay kadar önce. (7)

12 Mart 1971 öncesindeki diğer gelişmeler, bazı yönlerden 27 Mayıs 1960 öncesi gelişmelerle benzerlik arz etmektedir. Türkiye yine sanayileşme teşebbüslerine yönelmiş, fakat başta ABD olmak üzere Batılı devletler bu teşebbüslere sıcak bakmamıştır. Bunun üzerine yatırımların tamamlanması için gereken yardım Sovyetler Birliği’nden sağlanmıştır.

HAŞHAŞ OLAYI

Bu dönemde ilişkilerde pürüze yol açan bir diğer mesele de haşhaş üretimidir. Türk haşhaşının uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı yoluyla ABD‟ye sokulduğunu, bu yüzden Türkiye‟deki haşhaş üretiminin kontrol altına alınması gerektiğini düşünen ABD‟li yetkililer, 1959‟da Washington‟da yapılan CENTO toplantısı sırasında Başbakan Adnan Menderes‟ten haşhaş üretimini yasaklamasını istemişler fakat Menderes bu talebi de geri çevirmiştir. Menderes, «Türkiye'de afyon sanayiini birlikte kuralım. Ortak bir fabrika kurup, Avrupa'ya satalım» dedi. Amerika, bu önerinin de karşısındaydı. Oysa, Menderes'in bu önerisi on dört yıl sonra başka biçimde Türkiye tarafından uygulamaya konulacak, uluslararası kuruluşlarca desteklenip onaylanacaktı. 1965 genel seçimleri ile AP, tek başına iktidar olduktan sonra Amerikan baskısı durmadı.

“Ünlü Time dergisinde Amerika'ya uyuşturucunun nasıl ve nereden geldiğini gösteren bir harita yayımlandı. Buna. göre, haşhaş Türkiye'nin Afyon ili ve çevresinden kaynaklanıyor, İtalya ve Fransa üzerinden ABD'ye giriyordu. Uyuşturucunun kaynağı da, milyonlarca Amerikalı genci ölüme sürükleyen de bizdik; milyarlarca dolar yardım aldıktan sonra ABD'nin bu «küçücük ricasını» kabul etmeyip, burnumuzun dikine giden bizdik! ABD,«mağdur», Türkiye «eşkıya» idi.  (8)

Amerika, doymuyordu, durmuyordu, duymuyordu; kesinkes istediğini yaptırma kararındaydı. 1969 yılından itibaren Amerikalıların gençlerini zehirleyen eroinin büyük oranda Türk afyonundan kaynaklandığını iddia ederek Türk yöneticiler üzerinde haşhaş ekimini yasaklamaları için ağır baskılar uygulamaları ilişkilerin dibe vuracağı bir dönemin başlatıcısıydı. ABD’deki uyuşturucu kullanımı sorununun temelinde Türkiye’den gelen haşhaş mamullerinin olduğuna inanan Amerikalıların gözünde Türk hükümetinin kararı doğrudan Amerika’ya karşı alınmış bir karardı. Ekim 1970'te Başkan Nixon, Amerika Narkotik Büro  Müdürünü, eline bir mektup vererek Türkiye'ye gönderdi. Ingersoll'un Başbakan Demirel'le yaptığı görüşmede Türk hükümetinin bu konudaki politikası ve kararlılığı bir  kez daha açıklandı.

Amerika' Adalet Bakanı 'Mitchell, Temmuz 1970"te Amerikan Senatosunda bir konuşma yaptı, « ....Haşhaş ekimi yasaklanmazsa, Türkiye'ye 'yardımların kesilmesini isteyen' Senatörle aynı düşüncede olduğunu açıkladı. Konu, artık sıcak tartışmaya » .. girmişti.

Demirel, bu sırada, «Büyük devletlerle dostluk zor. Büyük  devletlerin hışmından kaçınmaya çalışmak ya da durup dururken, husumetlerini celbetmek ise, onlardan korkmak veya baskıları altında kalmak gibi düşünülemez. Verecekleri zarardan kaçınmak, akıllı bir harekettir. Hep isteklerini kabullenmek nasıl yanlışsa, savunulması güç şeyleri tümü ile reddetmek de yanlıştır ... » diyordu.

Haşhaş konusunun bu noktaya ulaştığı,tartışmanın genişlediği sırada, 12 Mart darbesi geldi:

Darbenin üzerinden dört ay geçtikten sonra, Erim hükümeti, Amerika'nın yıllardır istediği haşhaş ekiminin Türkiye'de tümüyle yasaklanması kararını çıkardı.

Soru şu: 12 mart  darbesinin haşhaş olayı ile dolayısı ile ABD ile ilgisi  var mıdır? Bu sorunun cevabını kısmen 12 Mart muhtırasının altında imzası bulunan Orgeneral Muhsin Batur vermiştir: “12 Mart olayından sonra bazı siyasîlerimiz ve düşünürlerimiz olayın oluşumunda dış etkenlerin ve hatta CIA gibi dış örgütlerin, haşhaş gibi konuların rolünün olduğundan bahsettiler. Elbette yaşanan ortam çok önemlidir ve bu ortam çeşitli yöntemlerle değişik yönlere çevrilebilir. Bu yönlendirmede ajanlar, ajan provokatörler ve hepsinden önemlisi basın yayın yolu ile propaganda ve istenilen ortamın oluşması sağlanabilir. Bu elemanlar 12 Mart ortamının yaratılmasında kullanılmış olabilir”.  (9)

Bu arada solcu grupların Amerikan görevlilerine karşı terörist faaliyetlere girişmeleri ve Türk hükümetinin Ortadoğu krizleri sırasında İncirlik üssünün herhangi bir şekilde kullanılmasına izin vermemesi Amerikalıları rahatsız eden diğer konulardı. Amerikan Kongresi üyelerinin Türkiye’nin artık ABD için öneminin kalmadığını düşünüp Türkiye’yi ekonomik olarak cezalandıracak yasa tasarıları hazırladıkları bir sırada Türkiye’de 12 Mart 1971'deki askerî muhtırayla bir ara rejim dönemine geçilmesi iki devlet arası ilişkilerin bozulmasını bir süre dondurdu.

ABD üslerine el konulması

 

5 Şubat 1975’te Türkiye'nin NATO (Amerikan) silahlarını kullanarak Kıbrıs'a müdahalesi ve askerini çekmemesi gerekçesiyle ABD Kongresi silah ambargosu kararı verir. ABD'nin silah ambargosu kararı üzerine Türk hükümeti ortak savunma tesislerine ilişkin 1969 Türk-Amerikan anlaşmasına son verir ve İncirlik Üssü dışındaki (NATO göreviyle) üs ve tesislerin çalışmalarını durdurur. (25 Temmuz 1975)

Ancak  bölgesel  gelişmeler  Türkiyenin stratejik  konumunu ortaya koyunca, uygulanmakta olan silah ambargosu Kongre tarafından kaldırılır, buna karşılık Türkiye'de kapatılan Amerikan üs ve tesislerinin geçici bir statü ile açılması kararlaştırılır. (26 Eylül 1978)

 

DİPNOTLAR

1-(http:// www.atam.gov.tr/ dergi/ sayi- 43/turkiye-ile-amerika-birlesik-devletleri-arasindaki-siyasi-iliskiler-1923-1938)

2- (AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NİN TÜRKİYE’DEKİ YERALTI KAYNAKLARI İLE İLGİLENMESİ VE TÜRK MADENCİLİĞİNİN GELİŞTİRİLMESİNE İLİŞKİN HAZIRLANAN RAPORLAR Turgut İLERİ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 5/2 Spring 2010)

3- (AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NİN (ABD) TÜRKİYE’DEKİ YERALTI KAYNAKLARI İLE İLGİLENMESİ VE TÜRK MADENCİLİĞİNİN GELİŞTİRİLMESİNE İLİŞKİN HAZIRLANAN RAPORLAR Turgut İLERİ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 5/2 Spring 2010)

4- http://www.oncevatan.com.tr/abdnin-gercek-yuzu-tarihte-turk-abd-iliskileri-makale,39939.html

5- (Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Y.2015, C.2, S.1, s.31-43. Soğuk Savaş Dönemi Türk-Amerikan İlişkilerinin Sürekliliğinde Askerî Darbelerin Rolü Mürsel BAYRAM)

6- (Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Y.2015, C.2, S.1, s.31-43. Soğuk Savaş Dönemi Türk-Amerikan İlişkilerinin Sürekliliğinde Askerî Darbelerin Rolü Mürsel BAYRAM)

7-( Rafet Ballı Aydınlık Gazetesi, 17.11.2016)

8- (Çankaya’ya Giden Yol 1971-1973 Cüneyt Arcayürek Bilgi Yayınevi Sh 147)

9- (Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Y.2015, C.2, S.1, s.31-43. Soğuk Savaş Dönemi Türk-Amerikan İlişkilerinin Sürekliliğinde Askerî Darbelerin Rolü Mürsel BAYRAM)

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

yukarı çık