“Şimdi Müslüman evindeki saat başka alemin vakitlerini gösterir gibi”

Yeni Şafak yazarı Erol Göka bugün kaleme aldığı yazısında, zaman mefhumunu değerlendiriyor. Augustinus’un zaman kavramıyla alakalı değerlendirmelerine yapılan atıfla başlayan yazıda, zaman kavramına müsalüman bakış açısıyla yenide yorumluyor. Yazı şu şekilde…

“Şimdi Müslüman evindeki saat başka alemin vakitlerini gösterir gibi”
  • 29 Kasım 2018, Perşembe 16:00

“Şimdi bana açık gelen şu: Ne gelecek var ne geçmiş. Kesinlikle ‘geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman diye üç zaman var’ demek de yerinde olmaz. Belki de ‘Üç zaman vardır: geçmiştekilere ilişkin şimdiki zaman, şimdikilere ilişkin şimdiki zaman ve gelecektekilere ilişkin şimdiki zaman’ demek daha doğru olurdu. Çünkü bu üç çeşit zaman zihnimizde vardır, onları başka yerde göremiyorum. Geçmişteki şimdiki zaman bellek; şimdideki şimdiki zaman doğrudan sezgi, gelecekteki şimdiki zaman da beklenti olarak vardır.” Böyle diyor Augustinus “İtiraflar”ında. Katılıyorum, saat zamanına takılıp kalmayan herkesin de katılacağını sanıyorum. Zaman üzerine sonsuz şekilde fikir, görüş hatta bilim üretmek mümkün, bütün beşeri bilgiyi, tarih’in bir alt-dalı haline getirerek okumak da imkân dâhilinde ama kim ne derse desin, yaşayıp giderken zaman bizim dünyamızda olup biten psikolojik bir yaşantı. O içsel zaman hissimiz olmasaydı ne hatırlama ve özlem, ne bekleyiş ve umut olurdu. Saat zamanının kuru bir tik taktan başka manası kalmazdı.

İçsel zaman algımızı oluşturan ise esasen yaşadığımız hayatı anlamlandırmamızı sağlayan kültür, inancımız ve dünya görüşümüz. Ahmet Haşim’in 1921’de Dergah’ta yayınlayıp “Gurebahane-i Laklakan” eserine de aldığı “Müslüman saati” yazısı, bu halin edebi ispatı olarak klasikleşti. Tekrar okumanın zararı değil faydası var:

“İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. ‘Saat’ten kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de ‘saat’lerimiz ve ‘gün’lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok münasebetdar bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takribi bir sıhhatle, haberdar ederlerdi. Zaman namütenahiy bahçe ve saatler orada açar, gah sağa gah sola mail, güneşe rengarenk çiçeklerdi. Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatın kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı, azim bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik ‘gün’ tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayiini bu saatlerle ölçtüler…

Şimdi heyhat, eski ‘saat’le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”

Bu muhteşem “Müslüman saati” yazısı, hem asıl ve geçerli zamanın içsel zaman olduğunu hem de kültürün zaman algısındaki etkisini göstermek için fazla söze hacet bırakmayacak ölçüde sarih. Lakin bu sarahate rağmen anlamayanlar oluyor. O vakit zaman algısına yönelik bu tezleri psikolojik rahatsızlıklar üzerinden tartışıyoruz. Mesela gözü saat zamanından başkasını görmeyenlere, “İyi ama zaman algısı insanın halet-i ruhiyesine bağlıdır. Sıkıntılı dönemlerde bir türlü geçmek bilmeyen, mutluyken bir anda bitip tükeniveren hep aynı zamandır” diye anlatmaya çalışıyoruz. Hala anlamamışsa depresyon yaşayanların zaman algısını misal veriyoruz. Depresyonda zaman donar, bir türlü gelmez gelecek bir türlü gelmez. Gelecekle birlikte umut da biter Şimdiki zaman ise vardır ama geçmiş tarafından yutulmuştur. Geçmişteki her türlü olumsuz anlamlar, başarısızlıklar, suçluluklar sanki şimdi işlenmişler gibi su yüzüne çıkmışlar, sadece onlarla ilgili hissiyat geçerlidir. Suçluluk hissi bazen öyle kabarır ki, insan kendisini işlemediği suçlardan dahi mesul tutar, onları işlemiş gibi elem ve keder duyar. İnsan, umutsuzluk çölünde taşlaştıkça ıstırap her şeyi ve her yeri kuşatır.

Bazıları bu sözlere rağmen dirençli çıkıyor; “iyi ama depresifler her zaman vardı, şimdi de var ve bu normal halet-i ruhiye değil hastalık” diyorlar. Biz de onlara çok iyi bildikleri bir bahisten söz açıyoruz, “can sıkıntısı”ndan… Sonraki yazıya inşallah…

Kaynak: Yeni Şafak

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

yukarı çık