Şehirlerin mimari standartları ve aile

Şehirlerin mimari standartları ve aile
  • 31 Ocak 2019, Perşembe 13:41

Biz, yaşama biçimleriyle 'refah içinde şımarıp azmış' nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar Biziz.( Kasas Suresi, 58)

KATILIMCI İDARE AHLÂKI

Mevlana Celaleddin-î Rumî diyor ki;” Hükümdarın iyisi âlimin ayağına giden, alimin kötüsü hükümdarın ayağına gidendir”. Yaşadığımız ortamda genellikle konusunda uzman kişilerin, karar verici otoriteler ve politikacıların emir ya da telkinleriyle eylem ve söylemlerini şekillendirdiklerini, doğru bildiklerini dile getirmek yerine maalesef onlara tâbi olduklarını görüyoruz. Nadiren de olsa karşı çıkma ya da itiraz etmeleri, farklı bir çözüm yolu önermeleri halinde ise başka pasif bir göreve tayinine ya da işten çıkarıldıklarına şahit oluyoruz. Amirlerinin emirlerini teknik ya da sosyal gerçeklikle örtüşmese de kabul eden bürokrat ve teknokratlar da geçimini temin etmekle mesul oldukları ailelerinin olduğunu ve buna mecbur oldukları mazeretini ileri sürüyorlar. Gelinen bu durumda, yukarıdan alınan kararların eksik ve hatalarını öncelikle ihsas etmek, ardından tashih etmek ahalinin tepki ve katılımına kalıyor.

Merkezdekiler, fildişi kulelerinden mahalli mikro kozmosa ait detayları, meseleleri göremez, ancak genele ait bazılarını görebilir ve değerler sistemini, karar mekanizmalarını belirleyebilir. Bu sebeple üst planlama, mutlaka mahallî insanın strateji alternatifleri karşısındaki tepkisinin katılımına ihtiyaç duyar. Bu sadece yalın bir tepki değil, katılımdır. Bahis mevzuu mekânda veya yakın çevresinde yaşamanın edindirdiği bilgi ve tecrübeden hareket edilerek üretilen çözüm önerisi de bir anlamda ayrıntıdaki eksiklerin ikmâli ve hataların tashihi ameliyesidir ve bu da ancak insanların katılımı ile gerçekleşebilir.Birçok gelişmiş ülkede halkın katılımcı kararlarıyla, önceden kararlaştırılan bir takım yol çalışmaları veya planlar(Türkiye hariç) halktan gelecek tepkilerle değiştirilebiliyor.
Bir de Türkiye'de şu noktada büyük bir zorluk olduğu da bir gerçek; şehirlerimizde halk imar faaliyeti dendiğinde arsa spekülasyonu ile bir nevi açıktan kazanılacak parayla bir anda köşe dönmek, zengin olmak gibi gayri ahlakî motivasyonlarla şartlandırıldığından, insanların yatırım hakkındaki fikirlerini almak, katılımlarını sağlamak için nasıl soru soracağımız da ayrıca çok büyük bir önem taşıyor.

Şehirlerle ilgili mimari standartlar en yüksek bilginin toplumun bütün kesimlerine hizmet edecek çözümler üretmesini yani adil olmasını gerektiriyor. Bu da cemiyetin her tabakasından insanın meselelerinin çözümlenmesi anlamına geliyor.

Habitat konferansında birleşmiş milletlerin sözünü ettiği üç ilke; “1.katılım, 2.sürdürülebilirlik, 3. ise adalet üzere olmak” olarak tespit edilmişti.
Osmanlı tecrübesinde ise sadece katılım değil bilfiil halkın icrası ve karar vermesi bahis mevzuudur. Ahalinin bu teşebbüsüne üst irade de iştirak ediyor o kadar. Osmanlı teşkilatlanma biçiminin arkasındaki manevî disiplinin kaynağı Hz peygamber (sav) bir hadislerinde; “Âlimlerin iyisi, insanların en iyisi, kötüsü de, insanların en kötüsüdür.) [Bezzar]” diyor.

Şehrin inşasında iki bilgi tabakası yer alıyor;
1.Kur'an üst bilgisi ve şehir baş mimarı
2. halifeler (mimarın halifesi yani kalfalar). Kalfalar mimarîyi tasarlamıyor, ihtisasları ev yapmak.

Günümüzde mimarlar dahi iki bina yan yana geldiği zaman birbiriyle ilişkisini ne olacağını ele almıyorlar. Buna mukabil, kalfanın vazifesi komşuluk ilişkileri, güneşe, manzaraya göre konumu, içeriden neleri gördüğü vs. bütün çevre ilişkilerini bir arada düşünüyor ve evi ailenin ihtiyacına göre çözümlüyordu.
Bilge Mimar Turgut Cansever, Osmanlı Şehri adlı eserinde; “Nezih Eldem 1949-1950 senelerinde mimarlık kültürünü araştırmak için iki sene Roma'da bulunmuş. Bologna da bir kaç ay kalıyor mahalle komitelerini çalışmalarını takip ediyor, orada şahit olduklarını anlatıyor. Mesela yaşlı bir
kadın diyor ki; karşı kaldırımın değişmesine razı değilim. Ben 60-70 senedir burada oturuyorum, buradan karşı köşeyi seyrederken yaprakların arasından sızan güneş ışıklarının gelip orada farklı renkteki taşların üzerinde kıpırdayışının güzelliğini tarif edemem. Bu hayatımın bir parçası gerçek bir güzellik bunu tahrip edemezsiniz diyor ve evet onu tahrip etmiyorlar…”

EV YAPILIRKEN RİAYET EDİLMESİ GEREKEN KURALLAR

Geçmişte mimarî standartlar, merkezden uzakta tatbik edilirken de kabul ettikleri bilgi ve hikmete ek olarak o mahalli gerçeğin gereklerini de üzerlerine alarak uygulanıyordu.

Mesela bir ev yapılırken ev sahibinin ihtiyacı, ailesinin büyüklüğü, aile içinde yaşlıların varlığı, çocuk sayısı, evde emektar hizmetkâr bulunması, çok fazla misafir kabul edilen, birçok insana yardım yapılan, isteyenin öğlen yemeğini yediği biri olması yahut da tamamen fakir zavallı bir köylünün evi olması gibi göz önünde bulundurularak çözümlemeler üretiliyordu.

Evleri depreme dayanıklı yapma standardı olarak ise “Osmanlı ahşap karkas sistemi” çok zengin bir ailenin konağında, hatta sadrazam saraylarında kullanıldığı gibi, sıradan bir evin yapımında da kullanılabiliyor, bu standartlar düzenine göre sistemin parçalarını birbirine eklediğiniz zaman meydana getirilen ev depremde yıkılmıyordu. Hafif malzemeden yapılan evler aynı zamanda insanların aile yapılarının sürekli değişmesine cevap verebilen, böylece çok uzun ömürlü olmasına da gerek olmayan daha geçici malzemeden(ahşap, kerpiç vb.) yapılabiliyor ve böylece depremi kendi ağırlıkları kadar naklediyorlardı. İnsanlar, ne kadar şiddetli olursa olsun, depremi bugün bizim yaptığımız betonarme binalarda ki kadar hissetmeden ayakta kalabilecek binalar yapıyorlardı.

Merkez başka standartlar da öneriyordu; mesela evler daha hafif malzemelerden depreme dayanıklı olarak inşaa edilirken, büyük âbideleri ise Sinan'ın ifade ettiği gibi herhangi bir depremi rahatlıkla karşılayacak son derece sağlam temellere ve kalın duvarlara sahip adeta arz kabuğunun bir parçası haline getirilmiş oluyorlardı.

ÇIKMAZ SOKAKLAR YENİDEN YAYGINLAŞTIRILMALIDIR!

Başka bir standart; şehir kurulurken topoğrafyanın özelliklerine göre yapılan yollarla ilgilidir. Yolların nispeten kısa boylarının vücuda getirdiği farklı sokak boylarının ortaya çıkması ve bütün Osmanlı ve İslam şehirlerinin çok önemli bir elemanı olan “çıkmaz sokaklar” şehir mimarîsine önemli fırsatlar sağlıyordu.
Birincisi; yol boyu kısaldığından alt yapı masrafları üçte bir nispetinde azalıyordu.

İkincisi; çıkmaz sokaklar, yalnızca tasarım açısından değil çocukların şehirle ilişkisini düzenlemesinde önemli bir araç olarak oldukça faydalı katkılar sağlıyordu. Bugünkü kanun ve yönetmeliklerdeki çıkmaz sokak yapma yasağını kaldırdığımızda, 40-50 yahut 70 metre boyunda, etrafında 8-10 ev bulunan çıkmaz sokak içinde çocuklara oynama imkânı vererek, çocuklar bir yandan da evin bahçelerinde oynayabiliyorken şehir ile temas kurmasını, komşu çocuklarla arkadaşlık etmesini, şehir ortamında karşısındakinin haklarının olduğunu ve o hakları teslim etmeyi öğrenmesini sağlıyordu.

Günümüzde çıkmaz sokak yapılmasının yasak olması nedeniyle çocukları sokakta güvenle oynatmak da mümkün olmuyor. Ve çocuklar ya bir anda şehrin vahşi ortamına itiliyor yahut haftada bir defa anne- babasına yalvararak sözünü geçirebilirse çocuk parkı denilen yere gidebiliyorlar. Annelerin huzuru ve çocukların hayatı açısından ele alınması gereken çıkmaz sokaklara müsaade edecek merkezi yüksek düşüncenin şehrin oluşumuna katılmak için çocuklara da nasıl bir fırsat sağladığını görürüz

EV MİMARLIĞINI İHDAS ETMEMİZ GEREKİYOR!

Geçmişte öyle bir çevrede hiç şüphe yok ki büyük âbidelerin önemli bir yeri vardı ve büyük âbideler toplumun en seçkin insanları tarafından vücuda getiriliyordu. Bu o kadar önemli sayılmış ki Mimar Sinan’a padişah II.Selim tarafından Bursa'da bir türbe yapılması teklif edildiğinde muhtemelen” Bursa o kadar mükemmel bir şehir ki ona artık bir şey eklenemez” düşüncesiyle teklifi kabul etmemişti.

Günümüzün yaşanabilecek mekânını tasarlayacak “ev mimarlığı” henüz ülkemizde gündeme getirilmemiş bir kavram. Üniversitelerin mimarlık bölümünden mezun olan herkes, havalimanı projesi, nükleer arıtma tesis projesi, çok maksatlı külliye projeleri gibi boyunu aşan projeleri çizmeye kalkıyor ve buna kanunî bir mani de yok. Halbuki bu çaptaki projeler çok ciddi meslekî bilgi ve tecrübe gerektiriyor. Bunun yanında sadece ev projesi çizen ve bunu mesleğinin gereği görmesi gereken bir alan açmamız gerekiyor. Geçmişteki Osmanlı Mimari Standartlarında bu görev kalfalarca üstleniyordu. Yani mimarın halifesiydi bunlar…
Bu standartların uygulanmasında; mahalli kararların belirlenmesini sağlayan kalfa inşaat sistemi üretmiyor, hatta inşaat sistemini verdiği mimarî üzerinde de sanatkârane üretim yapmak gibi bir girişimde yok. Ev mimarı olan kalfalar aynı pencereyi ve inşaat sistemini kullanarak aile reisi ile beraber, ailenin ihtiyacına göre (iki büyük oda, bir sofa, bir küçük oda vs.) bir bina tasarlıyor. Tabii kalfanın plan açısından bazı tercihleri de oluyor. Anadolu’da çok yaygın olan iki oda bir hayattan ibaret ev tipinde gusülhane, tuvalet vesaire hayatın bahçe tarafına yerleştirilecek geliştirerek sayısız plan tipi kalfalar tarafından gündeme getiriliyordu.
Evlerdeki sofa Orta Asya’daki oba çadırlarının ortasındaki ortak mekânın Türk Konut Mimarîsine yansımasıydı. Her oda müstakil bir ev gibiydi. Tüm aile fertleri sofaya çıkmadan bir yere gidemeyeceğinden, herkes birbirinden haberdardı. Kimse yalnızlaşma kaderine terkedilmiyordu. Mâmafih oda ve sofaların cumbalı köşeleri tefekkürün, bekleyişin, nefs muhasebesinin ve gerektiğinde yalnız kalmanın özel köşeleriydi. Odaların büyüklükleri birbirlerine yakın olduğundan ev hanımının yazın ve kışın farklı odaları oturma odasına dönüştürmesine imkân veriyordu. Evin esnek mimari kullanımına imkân veren bu tasarımın hedefi, ev sahibesine özgürlük alanı açmasından başka bir şey değildi. Evlerin birbirlerine mesafesi, arsadaki konumu, yönlendirilmesi, parçalı ya da monoblok yapılması sokak sakinlerinin, komşuların, ailenin iradesiyle belirleniyor ve şehir buna göre şekilleniyordu. Böylece aidiyet duyulan, güven şehri tesis ediliyordu.
Yazıyı Turgut Cansever Hocamın “Ev ve Şehir” adlı eserinin 185-186 sahifelerindeki insan ve çevre konusundaki görüşleriyle tamamlıyorum.
“Bugün Dünyada ve Türkiye'de konut standartları ve mimari hiç bir çağda olmadığı kadar çirkin ve gayri insanidir.(…)

İnsanı insan yapan çevre bilincini canlı tutan, yaşanan çevre kültürü yerine 50 yıldır ülkemizde daha etkin hale getirilen tiyatro, sinema vs. gibi şehir kültürünün de etkisi altında, insanlar artık evlerinin mimarî güzelliği ve mükemmelliğini tatmayı ve yaşamayı unutmuş bulunuyorlar. Yüksek bir kültürün başarısı olan, böyle bir çevre bilincini var eden hukuk ve idare sistemleri de bugün artık çoktan kaybedilmiş, yok edilmiş bulunuyor.

Artık hiç kimse mahallesinde, yaşadığı şehirde olan bitenle ilgilenmiyor. Zira her şey insanların ulaşamayacağı idarî makamların gizli kapıları ardında ve teknokratların fildişi kulelerinde kararlaştırılıyor.

Artık çocuklar evlerinin bahçelerinde, daha sonra evlerinin önünde, mahallelerinin meydanlarında büyümek, dünyayı tanımak ve oynamak imkânından, mahallede ve evde yaşlıların sevgi dolu saygınlığıyla korunmak, yönlendirilmek imkânından mahrum bulunuyorlar.
Artık yaşlılar saadetlerini yapan ailenin bütünlüğü yerine, ölümü beklemeye ve yalnızlıklarına mahkûmlar. Anneler bebeklerini çocuk arabalarında, otomobillerin zehirli gazları içinde gezdiriyorlar

Hiçbir aile, evini komşusu ile iyi münasebetler tesis etmek üzere arsasının uygun bir yerine yerleştirmek için ortaya bir niyet ve çaba koyma imkânına sahip değil. Evler, gecekondular ve köy evleri dışında; evin ailenin, mahallenin bütün yerel gerçeklerinden habersiz ve bunlara bigâne teknokratların hiçbir mantığa sahip olmayan kararlarına göre yerleşiyor.”

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

yukarı çık