Rusya’da Dış Politika Popülizmi ve Muhafazakâr Direniş

Rusya’da Dış Politika Popülizmi ve Muhafazakâr Direniş
  • 29 Ekim 2018, Pazartesi 16:00

“Edebiyatta ölüm, tiyatroda ölüm, siyasette ölüm, mecliste ölüm -bir tarafta yürüyen ceset Guizot, öte yandan bunak muhaliflerin çocuksu gevezelikleri.”

Alexander Herzen 

Geçtiğimiz günlerde Birikim dergisinin 354. sayısında “Putin versus Navalny” başlığı altında Rusya iç siyasetinde muhalefet ve iktidar arasındaki mücadelede popülizmin nasıl bir yöntem olarak kullanıldığı üzerine hazırlamış olduğum bir makalem yayımlandı. Akademik ve araştırmacı çevrelerden aldığım eleştirilerde Putin’in popülist bir lider olmadığına dikkat çekilirken bir diğer yandan da Rusya’da kurumların çökertilmekten ziyade yeniden inşa edildiği iddia ediliyor. Keza Putin’in, İmparatorluk mirası üzerinden Rusya’nın “yeniden toparlanmasındaki” rolü inkâr edilemez. Ama nedense unutulan ve benim de dikkat çekmek istediğim birkaç nokta bu tartışmada önemini koruyor: Putin döneminde çok partili sistemin çökertilmesi ve inşa edilen Putinci “Egemen Demokrasi” rejimi. “Yeniden toparlanan” Rusya dediğimiz zaman ne anlamaktayız, biraz da buna odaklanmamız lazım. İmparatorluk mirasına sahip çıkmak mı yoksa çok-partili demokrasinin kurumsallaşmasını sağlamak mı? 2000’lerden itibaren Rusya’da inşa edilen siyasi rejimin niteliğine baktığımız zaman rejimin daha çok otoriter olduğunu, sistem içi ve dışı olarak yapılan ayrıma dayalı partileri ve liderleri görmekteyiz. Böyle bir yönetim şekli, pozitif çok-partili demokratik rejim inşasının önünde bir engel teşkil etmekle birlikte Rusya’nın siyasal sisteminin çökmesi, enerji kaynaklarından elde edilen gelirle ayakta tutulmaya çalışılan yönetim şeklinin ön plana çıkması gibi anlamlara da gelir.

Putin’in popülist bir lider olduğu iddiasına sağlam temeller sunma ihtiyacı doğduğunda yalnızca iç politika bağlamında yapılacak olan bir değerlendirmenin yeterli olmayacağını düşünmekteyim. Zira Rusya’da popülizm üzerine yaptığım incelemeler sırasında meselenin dış politika boyutu söylemler ya da demagojinin iç siyasetle iç içe olduğunu gösteriyor. Bu noktadan hareketle bu yazıda popülizmin Rus dış politikasında bir yöntem olarak nasıl kullanıldığını inceleme gayreti içinde olacağım. Ancak bunu yapmadan önce demagoji olarak tanımladığım popülizmin sağ menşeli olduğunu vurgulamak gerekir. Bunun nedeni sağ muhafazakâr demagojik popülizmin önerebildiği yaklaşımın geriye dönüşten başka bir şey olmadığını gösterir. Nitekim küresel sisteme karşı muhafazakâr olup, ulusal sermaye ve tekil bölgesel kimlik yanlı savunmanın, mezardan hortlakların (zombilerin) uyanmasına ve körü körüne direnişe benzer. 

Ne kadar sıkıcı olsa da Rusya üzerine yazılan her makalenin ilk cümlesinde yazıldığı gibi Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra 2000’lerden itibaren Putin, Rusya’yı imparatorluk felsefesi üzerinden toparlayabildi. 2007 yılında Putin, Münih konuşmasında tek kutuplu dünyanın kabullenilebilir olmadığını savundu ve çok-kutuplu dünyaya geçiş yapılması gerektiğini önerdi. Bu savunu kendi başına haklı olmasının yanı sıra 2008 yılı Gürcistan Savaşı, 2015 senesi Suriye’de aktif şekilde askerî operasyonlara katılması, Avrasya Ekonomik Birliği’nin kurulması, Kolektif Güvenlik Örgütü’nün aktif şekilde faaliyetini sürdürmesi gibi gelişmeler imparatorluk mirasının üzerinde kurgulanan dış politika eğilimlerini gözler önüne seriyor. Rusya’nın bir taraftan ulusal egemenliği diğer taraftan da başka devletlerin iç işlerine karışılmaması gerektiğini savunurken kendisinin eski Sovyet ve Doğu Avrupa ülkelerinde benzer eğilimlerinde bulunması da mevcut gerçekliğin bir diğer boyutunu oluşturuyor.

Putin’in kendi ağzından duymasak da yakın çevresinde dış ve iç politika üzerine çalışan siyaset mühendislerinin savunduğu söylem III. Roma devlet felsefesi üzerinden, Avrasya Ekonomik Birliği ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü gibi işbirlikleri devreye sokularak bölgeselleşmeyi, Rus emperyalist hırslarını tatmin etmekten başka bir şey değildir.[1]Bunların yanı sıra Çarlık ve Sovyet bölgesel gücünü bir arada tutmak dışında herhangi bir hak, ekonomik model, eğitim, sağlık, gıda güvenliği ve yoksulluğun azaltılması gibi meselelerde de bir önerinin gelmediğini görüyoruz. Buradan anlaşılması gereken şudur ki, mesele kapitalizme karşı olmak değil, küreselleşmeye karşı olmaktır. Nitekim Rusya’nın savunduğu bölgesel entegrasyon, eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini korumaya odaklanmış durumdadır.     

Günümüzde muhafazakâr savunmanın anlamı, ulusal ölçekli sermayenin küresel finans kapital karşısında direniş gösterdiği anlamına gelir. Bunun için bu dış politikanın popülist demagoji olduğu görüşündeyim. Demagojinin Türkçedeki karşılığı “halk avcılığı”dır. “Bir kimsenin ya da topluluğun duygularını kamçılayarak, okşayarak, ona ya da onlara gerçekdışı şeyler söyleyerek onu ya da onları kendine çekmeye çalışmak.” Rus diplomatik sözlüğünde Yunancadan alınan “demagogos”  sözünün anlamını özetlersek, halkın hiç de onun çıkarına olmayacak şekilde duygularını istismar etmektir. Keza bir kelimenin Türkçe ile birlikte Rusçada nasıl algılandığı da önemli olmaktadır.[2]        

Rus tarihinde Putin’e benzer dış politika olan “Muhafazakar Savunma”, 1815 yılında I. Alexander’in, Avusturya-Macaristan ve Prusya ile “Kutsal İttifak” kurma şekli ile mutlak monarşi yönetimini savunması olmaktadır. I. Alexander iktidara geldiği ilk yıllarda mutlak monarşi yönetimi altında reformların yapmayı düşünürken Napolyon’un Cumhuriyet fikrinden tedirgin olmuştu. I. Alexander, Avrupa Devletler sisteminde muhafazakâr bir duruş sergileyerek Kutsal İttifak’ı monarşilerin savunusu olarak kurguladı. Napolyon’un Moskova’yı ele geçirirken ateşe verilmesi karşısında yaşadığı şoku “Bu nasıl barbarlık?” diye ifade eder yakın çevresine. Aslında I. Alexander’in Napolyon’a ateşe verilmiş Moskova’yı bırakması doğu monarşisinin muhafazakâr yöntemle vermiş olduğu bir cevap niteliğindeydi. I. Alexander’in en yakın dostlarını sarayından uzaklaştırması ve ölümünden sonra yerine I. Nikolay’ın geçmesi ile 1925 yılında cumhuriyetçi fikirlerden etkilenmiş Dekabrist isyan baş gösterecekti. I. Nikolay’ı Putin ile mukayese edersek ikisinin de güvenlik güçlerinden geldiği ve benzer yöntemlerle baskıcı rejim inşa ettiklerini görürüz. 

Putin Rusya’sına baktığımız zaman I. Alexander’in küresel sistem karşısında mutlak monarşiyi savunduğu gibi, I. Nikolay’ın döneminde de muhafazakâr dış ve iç politikada karşılaştırılabilecek benzer ideolojik milliyetçi fikirlerin geri dönüşünün söz konusu olduğu fark edilir. Putin dönemi “Egemen Demokrasi”, “III. Yol”, “III. Roma” gibi fikirler üzerinden inşa edilen devlet felsefesi ve şiddetin meşrulaştırma eğilimleri on dokuzuncu yüzyılda I. Nikolay ile başlayan ve daha sonra devam eden eğilimler ile benzerlik taşır. Bu karşılaştırma daha geniş bir akademik tartışmanın konusu olduğundan detaylarına burada girilmesi güç ama vurgulanması gereken, Rusya için 1853-1856 yılları Kırım Savaşı ile günümüzde yaşanan Kırım krizinin benzer sonuçları doğurmasıdır. Öyle ki, 1856 Berlin Anlaşması sonrası Rusya’da III. Roma felsefesi üzerine yapılan tartışmaların aynısı görüyoruz. O gün de bugün de muhafazakâr ve milliyetçi popülist politikalar iç ve dış politikada bir kez daha baskıcı bir rejim inşa ediyorlar. 1856 yılında tahta çıkan II. Alexander ne kadar liberal fikirlere yakın olsa ve serfliği kaldırsa da hiçbir zaman I. Nikolay döneminden miras kalmış milliyetçi grupları çevresinden uzaklaştırmadı ve dengeyi hemen her zaman korumaya çalıştı.    

Günümüze dönersek Rusya’nın, ABD’nin tek kutuplu dünya düzeninde polis rolüne bürünmesi ve küresel kapitalist sisteme karşı tutumu ilk bakışta takdire şayan gibi görünebilir. Fakat Rusya’nın çok-kutuplu dünyadan ne anladığını da bakmak gerekir. Dış politika popülizminin “çok kutupluluk, özgün uygarlık” gibi tanımlamalar dışında altını dolduran öneriler ne yazık ki henüz yoktur. Örneğin Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünyayı eleştirirken Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nin yeni üyelerin kabul edilmesi ya da eşit şekilde Hindistan, Almanya, Japonya ve Müslüman dünyasının temsil edilmesi yönünde girişiminde bulunmadı. Bununla birlikte BM'de reform yapılması ve eşit temsil gerektiği savunmasını da yapmadı. Küresel kapitalizmin doğurduğu eşitsizliğe ve yoksulluğa karşı mücadele konusunda ya da farklı bir ekonomik sistem önerisi noktasında da Rusya’nın alternatif bir önerisinin bulunmadığı aşikârdır. Öyleyse statüko savunusu ile birlikte yürüyen dış politika popülizmi başlı başına demagoji değil de nedir?

“Öncelikle Amerika”, “Rusya’nın Kırmızı Çizgileri”, “Üçüncü Yol” ve “Avrasya Uygarlığı” şeklinde görünürlük kazanan günümüzün dış politika popülizmi, güncel küresel finans sistemine karşı direniş ve değişimin önünü kesme eğilimindedir. Bu, küresel ile ulusalın kavgasıdır; buna ilaveten bir sınıf kavgası değil, muhafazakâr kültür ile küresel Batı kültürüne karşı çok açık bir direniştir. Alexander Herzen’in İngiltere’de yaşadığı yıllarda Mart 1854’te başlayan Kırım Savaşı’nı yorumlarken şöyle bir laf söyler: “Bu bir imparatorluklar ve krallıklar savaşıdır, gerçek demokratların tarafsız kalması gerekiyor.” Diğer taraftan “Polonya’ya bağımsızlık Rusya’ya özgürlük” demesinin bugünün Ukrayna olayları ile de mukayese edilir tarafları vardır.

Yirmi birinci yüzyılda ulusal sermaye ve küresel finans arasındaki bu kavga on dokuzuncu yüzyılda imparatorluklarla krallar arasında geçen kavgasının benzeri değil mi? Bu kavgada taraf olmadan ve bunun yerine sosyal demokrasi yönetim modelinin tartışılması ve orta yolun ortaya çıkabilmesini sağlamak söz konusu olabilir mi? 

Aslında on dokuzuncu yüzyıl ile içinde bulunduğumuz çağı karşılaştırmak, 1848 olaylarının sonuçlarının bıraktığı etkiyi anlamak önemlidir. Bunun yanı sıra artık IV. Sanayi Devrimi’nin ayak seslerinin iyiden iyiye duyulduğu bir zaman dilimindeyiz. Yapay zekâ ve eski iş şekillerin değişmesi, yenilerin ortaya çıkması, kültürel değişim, iklim değişikliği gibi etmenleri dikkate alarak, ulusal ile küreselin kavgasının sonuçlarının etkisi ile karşılaşmamız uzun sürmeyecek gibi görünüyor. Teknoloji ve yapay zekâ teknolojisi ile yaşanan teknolojik devrim ile yüz yüze kaldığımızda, bir zamanlar on beşinci yüzyılda İspanyolların Amerika kıtasına gelişine şaşıran Maya, İnka ve Aztek uygarlıkların durumuna düşmememiz gerekir.

Kaynak: Birikim Dergisi

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

yukarı çık