Gökdelenler ve Gettolar İnancımızın Neresinde?

Gökdelenler ve Gettolar İnancımızın Neresinde?
  • 13 Şubat 2019, Çarşamba 19:00

GÖKDELENLER ÇAĞIN UTANÇ DUVARLARI MI?

 Günümüzdeki şehirlerde insanlar aralarındaki ilişkilerin azalarak hızla zayıfladığı, sanallaştığı, olanca kalabalıklığına rağmen giderek yalnızlaştığı ve yekdiğerinden kopmakta olduğu bir dünyada yaşamaktadırlar.
 İnsan fert olarak hem kendine ve hem de çevresindekilere yabancılaşırken modern hayat tarzının dayattığı kurallar insanın yalnızlığını ve yabancılaşmasını her geçen gün arttırmaktadır. Yükseklik yarışına giren gökdelenlerin, “utanç duvarları” gibi birbirlerinden kopardığı mahalleler ve fertler birbirlerine yabancılaşmakta, böylesi bir hayat tarzında akrabalık, dostluk, arkadaşlık ve komşuluk ilişkileri de giderek anlamını yitirmektedir. Oysa İslam öğretileri ana-baba ve akrabadan sonra yetim, yoksul ve komşu haklarını gözetmeyi emretmekte olduğu sayısız ayet ve hadislerde görülmektedir.
 Allah (c.c.) kur’an-ı Kerîmde “Yalnızca Allah’a kulluk edin ve ondan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayın. Ana babaya yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşulara, uzak komşulara, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve elinizin altındaki (hizmetçi ve işçi)lere iyilik yapınız ve iyi davranınız.” (Nisa 4/36) buyurmaktadır.
 Peygamber Efendimiz (s.a.v.)“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse komşusunu rahatsız etmesin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin veya sussun!”
 Hâfız, el-Fetih’te, bir Sahabînin ,”Ey Allah’ın Rasûlü! Komşunun komşu üzerindeki hakkı nedir?” sualine Allah Rasûlü (sa.v.)’nin: “Evi hava alamayacak şekilde bitişiğinde ondan izin almadan evinden yüksek bina yapmazsın.” buyurduğunu belirtmektedir.  Yine bir başka hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz;" Kıyamet alametlerinden biri de, yalın ayak, çıplak, yoksul koyun-keçi çobanlarının binaları yükseltmekte birbirleriyle yarış ettiklerini ve böbürlendiklerini görmendir.” buyurmaktadır. Kurtubi der ki: “Bundan maksat, çölde yaşayan göçebelerin ortalığı istila etmeleri ve zorla ülkeye sahip olmaları sonucu durumun değişeceğine dair haber vermektir. Böylelikle bunların malları çoğalacak ve bunların bütün gayretleri yüksek binalar yapmaya ve bunlarla övünmeye doğru yönelecektir. Biz bu dönemlerde bunlara tanık olduk.”
 Ancak, yeri gelmişken; son yıllarda gündeme gelen ‘şehir siluetini bozacak derecede yükseltilen’ çok katlı binaların/gökdelenlerin, hangi yönden olursa olsun, nice kırklarca binada yaşayan “komşuların” görüş alanını kapattığı ve onların manzarasını bozduğu da bir hakikattir. Hele söz konusu çok katlı binalar, halkın ortak mekânlarını, tarihi ve kutsal yapılarını perdeliyorsa, Peygamberimizin (s.) “on(lar)dan izin almadan ev(ler)inden yüksek bina yapmazsın!” ihtarı üzerinde bir kez daha düşünmek gerekmektedir.

GÖKDELENLER YANLIŞ ŞEHİRLEŞME MODELİNİN SONUCU OLABİLİR Mİ?
 Kimileri gökdelenlerin şehirler için gerekli ve faydalı olduğunu belirtmekte, İstanbul gibi büyük şehirlerde ise neredeyse zorunlu olduğunu savunmaktadırlar. Gerçekten bu yapılar çağın kaçınılmaz ihtiyacı mı? İnsanların bu denli yoğunlaşan şehirlere mahkum olması kaçınılmaz bir kader mi?
Yoğun nüfusun yaşadığı bölgelerin tek çözümü bunlar olabilir mi?
 Kimilerince de ömür törpüsü heyulalar bu gökdelenler.. Ülkemizde kapitalizmin iktisadi enstrümanlarını kullanarak sürüklediği rant kaynaklı şehirleşme modelinde yüksek yapılara(gökdelenlere) rağbetin ekonomik sistem gereği oluşturulduğu görülmektedir. Çünkü sistemin işleyişi bu tür yapılaşmayı öngörmekte, önermektedir.
Yüksek katlı yapıların yapımına ilişkin rağbete karşı oluşan reaksiyonların bir kısmı kişilerin ya da grupların değer sistemlerine göre değişen "sübjektif sakıncalar", bir kısmı da bilimsel ve teknik gereklere dayanan "objektif sakıncalar" olarak tebarüz etmektedir.
 Sübjektif sakıncalar; şehirlerin tarihi karakteri ve siluetin bozulduğu, gökdelenlerin insanlar üzerinde psikolojik baskı yarattığı ve hatta davranış bozukluklarını ortaya çıkardığı gibi eleştirilerden oluşmaktadır. Bu eleştiriler taraflar arasında tartışma konusu olsa da genel anlamda bir mutabakata varılması kolay değildir.
 Objektif sakıncalar ise; genellikle ulaşım sorunları, mevcut altyapıyı zorlamaları, yakın çevresindeki binaların güneş ve manzaradan yararlanmasının ve hava sirkülasyonunun engellenmesi, rüzgârın rahatsız edici hatta zarar verici etkilerinin oluşması, yangın ve deprem gibi olaylarla çevre için daha büyük risklerin doğması olarak özetlenebilir.
 Yüksek katlı konut literatürde olmayan bir kavram olup, belki az gelişmiş ülkelerde insanları istiflercesine yerleştirildiği mahrumiyet bölgesi yapıları olarak karşımıza çıkmaktadır.
 Konut dışı olmak kaydıyla istisnai durumlarda bu tür yapıların yapılması zaruri ise yerel yöneticilerin, yatırımcıların ve mimarların yüksek yapıların yer seçimi konusunda şehrin siluet ve tarihi dokusunun korunması gibi kriterleri dikkate almaları gerekir. Yüksek yapıların olduğu bölgelerde nüfus yoğunluğu artmakta bu yüzden de, ulaşım, enerji, içme suyu ve atık su sistemlerinin kapasiteleri zorlanmakta veya yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle yer seçimi yapılırken mevcut yerleşimlerin dışında ve uzağında yerleri düşünülmelidir.
 Gökdelenler şehrin tarihi kimliğine, ruhuna zarar vermekte bu tür yapılar çoğaldıkça şehrin bu değerleri yok olmaktadır.
 Bu tür yapılar aynı zamanda şehrin topoğrafyasını örseleyerek, tabiatın siluetini bozmakta ve birbirine ne kadar uzak olursa olsun şehrin insicamını alt üst etmektedir.
 Şehirde tebarüz etmiş eski nirengi noktalarını, imaj oluşturan yapıları yüksek yapıların inşaasıyla kaybolup gitmekte, şehrin tarihî mekanların özelliği yitirilmekte, mahalleler, meydanlar sokaklar, eski ağaçlar yok edilerek hatıralar kaybedilmekte, kısaca yaşayanların şehre ait değerleri ve aidiyeti yok edilmektedir..
 Aynı zamanda bu yapılar yapılırken evlerin yakınındaki özel yeşil alanlar, bahçeler yok edilerek Türk şehirciliğinin tabiat ile bütünleşen tabii çevre ilkelerini yok edilmekte, eski evlerin iç mekan-dış mekan bütünleşmesi yitirilirken, manzaraya yönelme ve komşu yapılara olan saygıdan bahsetmek imkansız hale gelmektedir.


YÜKSEK KATLI BİNALARIN SOSYOLOJİK YAPIYA VE İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ
 Yüksek katlı binaların sosyolojik açıdan oluşturduğu sakıncalara gelince, insanlar kendine özel özgürlük alanlarını kaybederek aşırı ölçüde birbirine yaklaştırıldığından aralarındaki ilişkiler zedelenmekte ve kavgalara dönüşmektedir.
 1992 de şehir ve kasabalarda yurt çapında yapılan bir ankete göre insanların yüzde 92 si 1-2-3 katlı evlerde oturmak istiyor. Buna benzer İstanbul ölçeğinde 2012’de yapılan bir ankette de yine aynı nispette insanın az katlı konutlarda oturmak istediği teyid edilmektedir. Bu durumda toplumun yüksek katlı bina talebi olamadığına göre halen yapılmakta olanlar toplumun taleplerine ters düşmektedir.
 Bu karşı duruşun ortaya koyduğu veriler ve farklı taleplere rağmen yüksek katlı konutlar yapılmasından elde edilenin ne olduğunu irdelemek gerekir. Yaygın olan görüşe göre düşük maliyetlerle elde edilen arsalardan yüksek rant sağladığından yatırımcılar ve onların idareye tesir eden çevreleri öncelikle bu suni talebi oluşturmakta, ardından oluşturulan taleple yatırımcı bir yandan arsa üzerinden kazanırken, öte yandan yüksek katlı bina yaparak binadan da büyük kârlar elde edebilmekte olduğu belirtilmektedir.

Yüksek katlı bina yapımı yaygınlaştıkça bu tür yapıları yapabilecek büyük ölçekli şirketlerin işleri artarken, küçük ve orta ölçekli inşaat firmaları giderek azalmaktadır. Bu tür uygulamalar sermayeyi bir kesimde yoğunlaştırarak toplumdaki orta gelir grubunu ortadan kaldırmakta, toplumda birbirinden kalın çizgilerle ayrılmış yüksek gelir düzeyli elit kesim ile düşük gelir grubundan oluşan kaotik bir sosyal doku teşekkül ettirmektedir.
 Firmalara sağladığı prestijin yanında, çalışanlara sağladıkları konfor, kaynakların ekonomik kullanımı ve daha fazla insanı bir arada çalıştırma imkânı gibi nedenlerden dolayı tercih edilen yüksek katlı binalarla ilgili görüşlerini belirten nöroloji uzmanı Doç. Dr. Serdar Dağ, suni iklimlendirmeden kaynaklanan enfeksiyonları ve üst solunum yolu sorunlarının yanında bu tür binalarda çalışanların en çok yakındıkları sağlık sorunlarının başında gerilim tipi baş ağrıları ve migren gelmekte olduğu belirtilmektedir.
ŞEHİRCİLİK VE İMAR AÇISINDAN DEĞERLENDİRME
 Hayatın gerçeğinden uzak masa başında hazırlanan imar planlarıyla, kanun ve yönetmeliklerin getirmiş olduğu anlamsız kural ve sınırlamalara göre uygulama yapıldığından olumsuz sonuçları kaçınılmaz olmaktadır.
 Yüksek yapılarda alttaki katlar üsttekileri taşımak zorunda kaldığından abartılı temeller, ileri teknoloji maliyeti, asansörler, yüksek deprem riski ve yangın güvenliği açısından gelen ilave maliyetler, arsadan elde edilen tasarrufu(!) gidermekte, daha yüksek maliyetli binalar haline gelmektedir.
 Gökdelenlerin şehre önemli olumsuz etkilerinden biri de şehir içindeki hava sirkülasyonun azaltması ve azalan sirkülasyon dolayısıyla şehir içindeki havanın sıcaklık ve kirliliğin doğal klima sistemi bozulduğundan dışarıya tahliye edilmemesine sebep olmaktadır. Buna karşılık Belgrad Ormanı istikametinden esen sert rüzgârlar gökdelenler arasındaki boşluklardan çıkarken hava şartlarında ani değişimler teşekkül etmektedir.
 Arsanın çok kıymetli olduğundan bahsederek yüksek katlı bina yapmanın zaruri olduğunu bahsedenlere verilecek cevap şöyle özetlenebilir:1,50 emsalli bir yerde emsali değiştirmeden 0,25 taban alanını 0,50 ‘ye çıkarırsanız aynı imarla altı katlı bina yapmak yerine üçer katlı sıra evler yapılabilmekte ve aynı yerde, aynı imar yoğunluğu ile daha insanî, tabiatla barışık çözümler elde edilebilmektedir. Bu binalarda insanların kendine ait küçük birer bahçe ayırılarak toprakla temas sürdürülebilmekte, yaşlı, çocuk ve engellilerin ve herkesin toprağa, yere daha yakın olmakla daha mutlu oldukları görülmektedir.
 Bu tür çözümler üretilebilecek iken yukarıda belirtilen rant kaynaklı sebepler ve çözüm üretimindeki akıl tutulmasından(akıl kıtlığı da denilebilir) dolayı bu tür çözümlemeler üzerinde pek durulmamaktadır. İnsanlar ortak ama kendisine ait olamayan geniş pasif yeşil alanlardan çok, küçük ama kendine ait aktif kullanacağı bahçeleri talep etmektedir. Bu tür az katlı yapılar, yüksek katlı binadan gelecek büyük temel masrafları, asansör, kule vinç, büyük deprem ve yangın riski maliyetlerine katlanmayı gerektirmemekte, büyük inşaat şirketlerine ihtiyaç duymaksızın hemen yakınındaki küçük ya da orta ölçekli firma ya da kalfayla binalarını yapabilmektedir. Böylece aracılık ve tanıtım-reklâm hizmeti vererek konut maliyetine suni olarak artıran parametrelerden kaçınılarak daha ucuza ev sahibi olunulacaktır.
 Ayrıca bu tür az katlı yapıların betonarme yapım zorunluluğu bulunmamakta ahşap, çelik, kâgir ve hatta kerpiçten dahi yapılabilmektedir.

GETTOLAŞMA KIYAMETİN HABERCİSİ(Mİ)?...

Bir şehrin herhangi bir azınlıkça yerleşilen bölümüne genel olarak “ Getto ya da geto” denilmektedir. İbranice kökenli bu sözcük 20.yüzyıl ortalarında Almanya ve Doğu Avrupa şehirlerinde eskiden Yahudilere ayrılan sonra da Yahudi semtlerine verilen bir ad olup, genelde kötü hayat şartlarının hâkim olduğu yerleşim bölgeleri için kullanılmaktaydı. Günümüzde ise belli gelir ya da düşünce paralelliği taşıyan grupların, kendilerini toplumun diğer kesimlerinden ayrıştırarak, hisarlar ve tel örgüler arasına alarak daha güvenli ve steril bir ortamda yaşamayı sağlayan, genellikle yüksek katlı lüks konutlardan oluşan siteler anlaşılmaktadır. Bu tür yapılaşmaların kapitalist ekonomik sistemin uzantısı ve sonucu olduğunu belirten Enver Gülşen, “Bir Kıyamet Habercisi Olarak Gettolaşma” adlı makalesinde; “Modernite ve onun ekonomik hayatla toplumsal hayat arasındaki ilişkileri düzenleyen “araçlarından” en güçlüsü olan kapitalizmin sürdürülebilir olması toplumsal alanın gettolaş(tırıl)masıyla yakından ilintilidir. Gettolaşma, bir yandan çeşitli toplumsal kesimlerden gelen insanlar arasındaki bağları koparırken, öte yandan insanı salt bir dünya yaratığı hâline döndürecek bütün yolları sonuna kadar açar.” Modern toplumlardaki gettolaşma, üç aşamada gerçekleşir.

 İlki, mezarlıkların gettolaştırılmasıdır. Mezarlıklar şehrin en uzak köşelerine, “faal insanın” göremeyeceği kadar uzağa atılır ki, günlük hayatta “yükümlülüklerini” yerine getiren insan, ölümle hiçbir şekilde karşı karşıya kalmasın. Zira ölümle yüzleşmek, insanın, hayatın hakîkî anlamı üzerine her an tefekkür içinde olması demektir.

 Özellikle kapitalizmin yoğun bir toplumsal travma yarattığı ve insanların hayat standartları arasında derin uçurumlar oluşturduğu yerlerde gettolaşmanın ikinci adımı gerçekleşir. Üretim ve tüketim döngüsünün içindeki herhangi bir konumda yer alamayan toplumun yoksul kesimleri mezarlıklara yapılan türden bir gettolaştırma işlemine maruz kalırlar.

 Ve gettolaştırmayı bütün unsurlarıyla gerçekleştirenler, bu şiddetin farkındadır. Bu yüzden üçüncü tipten gettolaştırma başlar. Ancak bu defaki gettolaşma, ilk ikisinden nicelik ve nitelik olarak temel bazı farklar barındırır. Bir kere bu son gettolaşma, bir şekliyle toplumun ve devletin yönetici elitinin, kendilerini “sıradan” halktan izole ederek muhafazalı kılmasıdır. Askerler, milletvekilleri, hâkim savcılar, bürokratlar vs. topluca yaşadıkları yerlerde, kendi korunaklı duvarları ardında ilk iki gettolaşmanın sonucu gerçekleşebilecek potansiyel şiddetten uzaklaştırırlar kendilerini. Bu korunaklı yerler, adeta mini devletçik gibidirler. İçerdekilerin dışarının dertlerinden haberi yoktur. Ki zaten haberleri olmasın diye inşa edilmiş olan bu fildişi kulelerde yaşarlar. Modern ideolojiler ve özellikle liberalizm / kapitalizmin bağlılarının, yani gettolaştırmanın fikir ve eylem ortaklarının bu kıyameti tevlid etmiş olmaktan dolayı bir sıkıntı içinde olması beklenmez. Ancak tevhid dini olan İslam’ın bağlılarının, özellikle Türkiye’de bu kıyamet ideolojisine olan katkıları düşünülünce, kıyameti çok daha soğuk bir yüzle karşımızda görüyoruz. Bugün Müslüman elitlerin, gettolaştırmanın bu üç türlüsüne, ama özellikle zengin rezidansların hayatımızın içine bir çirkin kale olarak girmesine olan “katkıları” inkâr edilemez. “Allah’ın karşısında kral da, dilenci de aynıdır; onları ayıran sadece takvalarıdır” inancına sahip olanların, kendi “ayrıcalıklarını” Babil kuleleri içinde sergilemek için birbirleriyle yarışmaları oldukça manidar. Modern korkuların Müslümanların önce hayatlarını, sonra da imanlarını dönüştürdüğünün en büyük alameti bunlar. Allah’ı hayatımızdan atınca; soytarı tanrıcıklar bütün görüş alanımızı işgal eder ve bizi köleleri hâline dönüştürürler. Müslümanlar dâhil insanlığın kahir ekseriyetinin güç, iktidar, para, mal mülk, kariyer putlarına tapar hâle gelmesi “sizin taptıklarınız benim ayağımın altındadır” diyen İbn Arabî’yi yeniden aklımıza getirmeli. Ayaklar altına almamız gereken her şeyi, sırça köşklerimizde baştacımız yaptık. “Bir lokma, bir hırka” tevazuu boğaz manzaralı ultra-lüks rezidanslarımızın şark köşesine astığımız altın çerçeveli tabloda yazılı bir hatıra olarak kaldı. Babil kulesi neden tamamlanamamıştı ve neden Allah, Babil kulesini yapanların dillerini değiştirmişti de birbirlerini anlamaz olmuşlardı? Allah’a şirk koşmanın bir şekli olan salt dünya varlığı hâline gelmiş olmamız olmasın bunun sebebi? Babil kulesini yapanların başına gelen şey, tekrar tekrar başımıza gelmiyor mu? Dillerimiz, artık birbirimizi anlayamayacak kadar karışmadı mı, aynı “dili” konuşsak bile? Bu parçalanma nereye kadar? Kıyametin hemen eşiğinde duruyoruz. Muhafazalı, konforlu ve güvenli duvarlarımız bir gece ansızın tepemize büyük bir gürültüyle çöktüğünde her şey için çok geç olabilir. Gidilen yol çıkmazdır.”

Konuya başka açıdan bakan Hayrettin Karaman ise şöyle diyor: “İslam'a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse İslam toplumunda onların aykırı fiilleri için özel mekânlar ihdas edilmek gibi tedbirlere başvurulur.”


NETİCE


Kentsel dönüşüm' sağanağı altında projelendirilen çok katlı, çok yoğun siteler, toplumu merkezi ve mahalli bir otorite tarafından dayatılan bir ayrışmaya sürüklemektedir. İnsanların nerede, hangi büyüklükte bir evde oturacağına, komşularının kimler olacağı ve kimlerle temas edeceğine, sakinlerin dışında bir üst irade karar vermektedir.
Küresel ölçekte toplumdaki ayrışmanın önüne geçecek bazı tedbirler alınmakta, çözüm yolları aranmaktadır. Buna örnek olarak; Kanada`da bazı eyaletler toplu konutların site girişlerini güvenlikler ve kilitli kapılarla kentin yol bağlantılarına kapatmasını yasaklamaktadırlar. Amerika`daki bazı eyaletlerde, Avrupa’da Amsterdam gibi şehirlerde yeni geliştirilen toplu konut projelerinde alt ve orta gelir grubuna yönelik belli bir konut stokunun da üretim, emlak geliştiricilere şart koşularak farklı gelir gruplarının bir arada yaşaması hedeflenmekte ve gettolaşmanın önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Mekânları tasarlayan, inşaa eden, karar verenler, ona kendi inanç ve kültürel kodlarını yansıtmakta ve bu mekânlar derin manalar yüklü ve velûddur. İnşaa edilen mekanlarda insan ve cemiyetin kültürel kodlarının ete kemiğe bürünmüş hali gizlenmiş gibidir. Dışa kapalı, özel, güvenlikli, muhafazalı alanlar ister istemez bir ayrışmayı tevlid edecektir.
Siteleşme ile ayrışma birbirlerini takip eden tabiî silsile gibidirler.. Bu fiziki ayrışma zihinsel ayrışmaya dönüşürse insanları ötekileştirdiklerinden dolayı aklen ve kalben ayrı yaşamaya ve düşünmeye götürme tehlikesini mündemiçtir. Bu ise cemiyet hayatının tamamını tehdit edecek içtimai bir mesele haline dönüşebilir. Kaldı ki bu minvaldeki mevcut sitelerde yaşayanların pervasızlıkları, gösteriş ve tüketim hastalıkları, yaşamakta oldukları hayatın lüksü onları yekdiğerini düşünmeyen ve giderek dünyevileşen nesne haline getirmektedir. Mutlak huzur ve mutluluk bu dünyada mümkün mü? Sonlu olan mekânlarda sonsuz mutluluk beklenmesi muhaldir.
Temmuz/2013
Mimar Mehmet OSMANLIOĞLU

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

yukarı çık